YAZ HİÇ BİTMESİN DİYENLERE : SAKIZ ADASI

Geçen sene gittiğimiz, bayıla bayıla gezdiğimiz Sakız Adası’na dayamadık, 2019’da da gittik! Eylül sonu gittiğimiz tatilde de adanın yeni yeni köşelerini keşfettik.

Yeni ve güncellenmiş notlarımızla karşınızdayız:)

ÇEŞME’NİN HEMEN YANI BAŞINDAKI ADA: SAKIZ (CHIOS)

Türkiye’ye en yakın adalardan biri olan Sakız adası, Yunanistan’ın beşinci büyük adası.

Adada irili ufaklı yaklaşık 60 köy var, ada nüfusu da 50 bin civarlarında.

Adanın orijinal ismi Chios. Bu isim, mitolojide denizler tanrısı olan Poseidon’un kızı (bazı kaynaklarda oğlu da deniyor) Chioni’den geliyor. Chioni “kar” anlamına geliyormuş.

Efsaneye göre Chioni, o zamanlar tamamen çöl olan bu adada dünyaya geliyor ve onun doğumu ile beraber adaya kar yağmaya başlıyor. Kardan sonra da ada bereketli topraklar haline geliyor, bu nedenle de adaya “Chios” ismi verilmiş.

Ada Türkçe’deki ismini ise üzerinde yer alan sakız ağaçlarından alıyor, ancak ne yazık ki önce 2012’de sonra da 2016’daki yangınlarda bu ağaçların büyük bir kısmı yok olmuş durumda Yine de adanın çeşitli yerlerinde bu güzel ağaçlardan görmeniz hala mümkün. (beni tanıyanlar için, evet damla sakızından hiç ama hiç hoşlanmıyorum, ama ağacın kendisi çok güzel, ona lafım yok 🙂

Her yer denİz, her yer plaj!

Yunan adalarının çoğunda olduğu gibi Sakız’da da en güzel yapılacak şey arabaya atlamak ve adayı karış karış, koy koy gezmek, her plajda denize girip çıkmak. Adanın her tarafında farklı özelliklere sahip plajlar ve koylar bulmak mümkün. Geçen seneki favorilerimize bu sene yeni keşifler ekledik!

  • Vroulida:

Adanın en güneyinde yer alan bir koy. Deniz ise tam anlamıyla muhteşem! Arabaları park ettikten sonra epey dik bir yokuştan inerek ulaşabiliyorsunuz ama tüm mücadeleye değiyor! Koyda her hangi bir plaj tesisi yok yani şezlong, şemsiye vs bulmanız mümkün değil, kendiniz getirmeniz gerekiyor, ancak denize girmek için mutlaka gidilmesi gereken yerlerden biri. (arabaları park ettiğiniz yerde minik bir cafe var, yiyecek içecek almak isterseniz)

(fotoğraf için teşekkürler exploregreece.com)

  • Glari Beach:

Adanın kuzey doğusunda yer alan bir beach club. Minik bir koyda tek mekan, deniz burda da turkuaz rengi ve çok ama çok güzel. Beach club’a giriş ücreti yok ama şezlong başına 2 Euro alıyorlar, bir şişe de su hediye ediyorlar bununla beraber:) Mekanda biz gittiğimizde çok güzel club müzikler de çalıyordu, hafif partileme modu ama bir yandan da nefis bir deniz güneş isterseniz mutlaka buraya gidin.

Bu sene gittiğimizde ise keşfettik ki, bu koydaki tüm tesis sezon bitince ortadan kalkıyormuş! Eylül sonu gittiğimizde koyda hiç birşey yoktu, ama ıssız haliyle bile burası çok ama çok güzel:)

  • Mavra Volia:

Adanın güneyinde yer alan, volkanik taşlardan oluşan bir koy. Burda kum yok:) Ayağınızın altında kocaman siyah / gri taşlarla biraz zor yürüyerek denize giriyorsunuz ama değişik doğası ile mutlaka bir kere görmeye değer bir yer. Volkanik taşlar ada halkı için oldukça kıymetli, zaten bunu koyun hemen girişindeki kocaman “taşları almak yasaktır” tabelalarından da anlayabiliyoruz. Sanırım söylemeye gerek yok, koyda herhangi bir tesis mevcut değil, sadece taşlar ve deniz var:)

  • ELINDA BEACH:

Adaya 2019’da yaptığımız ikinci gezimizde keşfettiğimiz nefis bir plaj! Hemen Lithi’nin kuzeyinde yer alan bu muhteşem koy, bembeyaz taşlardan ve buz gibi masmavi sulardan ibaret! Plajda herhangi bir tesis yok, ana yoldan içeri giren toprak bir yoldan arabanızla ulaşabiliyor ve taşların üzerine serilebiliyorsunuz. Neredeyse Karayip Adalarını andıran bir güzelliğe sahip! Deniz ise muhteşem, adanın en güzel plajlarından biri burası olabilir! Yalnız minik ama önemli bir not; koyda çok sayıda arı mevcut:) El değmemiş ve doğayla iç içe bir plaj olmasından dolayı sinek, kelebek ve arı popülasyonu da oldukça yoğun. Denizin içindeyken sorun yok ama plaja çıktığınızda dikkatli olmanızda fayda var!

  • TRACHILI BEACH:

Yine Lithi’nin kuzeyinde, Elinda Beach’in hemen yanı başındaki başka bir ıssız plaj da Trachili Beach. Burda da herhangi bir tesis yok, geniş bir kum plajdan kendi keyfinize göre denize girebiliyorsunuz. Oldukça kapalı bir koy dolayısıyla rüzgar derdi de çok yok. Deniz muhteşem, eğer adanın batısına giderseniz mutlaka buraya da uğrayın!

  • Agia Fotini:

Burası da şemsiye-şezlong-restoran konforu bulabileceğiniz güzel plajlardan biri. Adanın doğusunda yer alıyor, kum sahili ve de çok güzel bir denizi var. (fotoğraf için teşekkürler explorechios.com)

  • AGIA DYNAMI

Adanın en güney batısında yer alan minik ama tatlı bir koy. Tabi ki tesis yok:) Rüzgarlı bir güne denk gelirseniz çok tatlı olmuyor ama sakin havalarda burası da, eğer yolunuz düşerse şirin bir plaj.

  • Lithi Beach:

Adanın batısında yer alan, en meşhur plajlardan biri. İtiraf edelim, biz çok bayılmıyoruz buraya. Kum bir sahili var, deniz de oldukça sığ bu nedenle de çocuklu aileler tarafından çok tercih ediliyor. Plaj boyunca pek çok restoran var, her birinin de kum tarafında şezlong / şemsiye alanları mevcut. Herhangi bir ücret ödemiyorsunuz, sadece yediğinizi içtiğinizi ödeyerek tüm gün rahatlıkla burada kalabilirsiniz. Plajın etrafındaki restoranlar da gayet, yeme içme notlarında göreceksiniz:) Yine de, adada bir sürü muhteşem koy ve plaj varken buraya gelmeye çok da gerek yok bizce, aklınızda olsun deriz.(fotoğraf için teşekkürler exploregreece.com)

  • Karfas

Adanın en bilinen, en büyük plajı. Çok özel bir durumu yok ama upuzun kum bir sahil ve de oldukça sığ ama güzel bir denize sahip. Hatta deniz o kadar sığ ki biraz yürüdükten sonra denizin ortasında bileklerinize kadar suda kaldığınız bir yere denk gelebiliyorsunuz. Tabi sonra yeniden derinleşiyor o ayrı. Adanın doğusunda, merkeze oldukça yakın bir konumu var. Restoranlar, şemsiye-şezlong imkanları olan keyifli bir plaj.

(fotoğraf için teşekkürler explorechios.com)

TARİHİN İZLERİNDE BİR KASABA : PYRGI

Deniz güneşe mola verelim biraz da adayı gezelim derseniz, ilk gitmeniz gereken yer Pirgi.

Sakız adasının güneyinde yer alan Pyrgi daha yaklaştığınızda bile değişik mimarisi ile diğer köylerden farklı olduğunu hissettiriyor.

Köy, 14.yy’da Cenevizliler tarafından sakız ticaretinin merkezi olarak kurulmuş, köye giriş çıkışı sağlayan taş kapılar, daracık sokaklar ile ortaçağ şehirlerinin tüm özelliklerini taşıyor.

Köyü diğerlerinden ayıran ise evlerin dış duvarlarındaki desenler! Köyde her bina, ister ev ister kilise olsun, xysta (çizik) ismi verilen siyah beyaz geometrik desenlerle bezenmiş durumda. Buna bir de balkonlardan sarkan domates ve çiçekleri de eklediğinizde, pek çok yerde yazdığı gibi “tablo gibi bir köy” ile karşılaşıyorsunuz.

Instagram için etkileyici bir kare peşindeyseniz, olmanız gereken yer burası yani:) Eğer adada tek bir köy gezecekseniz o kesinlikle Pirgi olmalı!

(fotoğraflar için teşekkürler greektimes.com)

Peynİr, kalamar ve uzo!

Adada yediğimiz içtiğimiz her şey çok ama çok güzeldi! En basit restoranda bile oturduğunuzda, nefis bir salata, çıtır çıtır kalamar ve itiraf etmemiz gerek, Türkiye’de bulamadığımız kadar lezzetli ahtapotlar bulmamız mümkün.

Yine de nerde ne yiyelim derseniz, mutlaka ve mutlaka;

Adadakİ tÜm Yunan bİralarInI deneyİn!

Mythos, Fresh Chios veya Fix içmeden hiç bir gününüz geçmesin:)

Her yemekte bİr “greek salata” sÖyleyİn.

Bizdekilerden farklı olarak üzerinde kocaman bir beyaz peynirle servis ediyorlar, yalnız dikkat, acayip çok soğan kullanıyorlar. Sevmiyorsanız önden söylemekte fayda var sonra ayıkla ayıkla bitmiyor:)

(fotoğraf için teşekkürler minervahoraio.gr)

Chios’a Özel bİr peynİr olan “mastelo cheese” deneyin.

Genellikle ızgara yapılarak servis ediliyor, bazı yerlerde ise ballı versiyonları mevcut. Bildiğimiz hellim peynirinin tuzsuzu gibi, çok hafif ve lezzetli!

Bol bol kalamar ve ahtapot yİyİn!

Doysanız bile devam edin, valla burdaki kadar güzel kalamar ve ahtapot ne yazık ki bizde yok.

İyi de bunları nerde yesek içsek derseniz de aşağıdaki adreslere bir bakın, biz hepsinden çatlayana kadar yemiş ve keşke daha da yesek diyerek çıktık.

NERDE YİYELİM İÇELİM?

Roussiko:

Bizim bu adada en çok sevdiğimiz yer burası! Thmiana bölgesinde yerel mimaride yapılmış bir bina, birden fazla minik terasa sahip dolayısıyla çok insan alan ama size çok az kişiyle samimi bir ortamda yemek yeme hissi yaşatan bir mekan.

Menüsünde yerel mezelerden deniz mahsüllerine, kabak dolmasından tavşan yahnisine kadar pek çok farklı seçenek mevcut. Zeytinyağlı yaprak sarması, tzatziki, kabak kızartma, ballı mastello peyniri ve de ahtapotlar inanılmazdı!

(fotoğraf için teşekkürler www.mysteriousgreece.com)

KARAVELA:

Adanın doğusunda, Komi Beach’te yer alan nefis bir balıkçı. Sahilin hemen kenarında, deniz manzaralı salaş masalarda oturup muhteşem balıklar, kalamarlar ve ahtapotlar yiyebildiğiniz bir yer. Biz gittiğimizde, muhteşem barbun balıkları ve de bu dev gibi ama çok lezzetli kalamarı yeme fırsatı bulduk. Adadaki en başarılı deniz mahsülü restoranlarından biri, mutlaka gidin!

TO APOMERO:

Kambos bölgesinde, Chios’un merkezine yakın bu restoran adanın muhtemelen canlı müzik yapan yegane yerlerinden biri! Kocaman ağaçların yer aldığı bahçesi çok keyifli, dilerseniz iç kısımda da oturma şansınız var. Mezeler, et & balık yemekleri, her şey çok ama çok lezzetli. Cuma – cumartesi günleri giderseniz de canlı Yunan müziği yapan şeker bir grup çıkıyor. Çok keyifli bir ortamda, lezzetli yemekler ve arka planda güzel müzikler. Daha ne isteriz! Biz bu restorana 2 gidişimizde de gittik, ikisinde de çok memnun kaldık. Yine adaya gitsek, yine bir akşam buraya gideriz!

Kyra Despoina:

Lithi Plajı’nda güzel bir deniz ürünleri restoranı. Dev porsiyonlarla taze taze pişirilmiş balıklar, karides, kalamar, ahtapot aklınıza ne gelirse doya doya yiyebiliyorsunuz.

MELTEMAKİ:

Adanın doğusunda, kaldığımız yere çok yakın olan Katarraktis kasabasında yer alan bir restoran. Hemen deniz kıyısında yer alan masaları ve iç kısımda 3-4 masası olan, çok büyük olmayan ve bundan dolayı da aslında epey kalabalık olabilen bir yer. Biz gittiğimizde pazar öğlen saatleriydi, son masayı yakaladık ve siparişlerin gelmesi için epey beklemek zorunda kaldık. Yine de mezeler ve yemekler oldukça lezzetliydi, daha sakin bir zamanda giderseniz çok keyifli bir yer olabilir.

(fotoğraf için teşekkürler Meltemaki)

NOSTOS

Adanın kuzeydoğusunda, Glari Beach’in çok yakınındaki balıkçı kasabası Lagkada’da da çok güzel deniz restoranları bulmanız mümkün. Minik bir koyda yer alan bu kasaba hem gezip görmek hem de keyifli bir ölen yemeği için harika! Bizim burdaki restoranlardan en sevdiğimiz ise Nostos isimli restoran. Son gittiğimizde muhteşem bir mercan balığı yedik, tadı hala damağımızda!

AELLA:

Chios’un hemen merkezinde yer alan bir “fast food” restoranı. Bu sizi yanıltmasın, aşırı lezzetli souvlakiler, burgerler ve şiş dürümler yapıyorlar! Eğer hızlıca bir şeyler yiyeyim ama lezzetli olsun diyorsanız, limanın hemen yakınındaki bu mekan tam sizlik!

(fotoğraf için teşekkürler: chios-secrets.com)

OZ COCKTAIL BAR

Sakız Adası gibi kendi halinde bir adadan beklenmeyecek kadar hip, cool ve tatlı bir kokteyl bar keşfettik! Hemen Chios’un merkezinde, sahilie paralel sokakta yer alan bu bar, Avrupa’nın herhangi bir şehrinde bile olsa “vay, ne kadar güzel burası” dedirtecek kadar iyi! Son derece casual dekora edilmiş, girişini bile zor bulabildiğiniz bu barda hem müthiş lezzetli kokteyller, hem de son derece başarılı bar food seçenekleri bulabiliyorsunuz. Adadaki gecelerinizden birinde mutlaka buraya uğrayın! (biz denk gelmedik ama gündüzleri de kahvaltı servisleri var sanırım)

Yunan adası tatili tabi ki uzosuz olmaz! Restoranların çoğunda uzo istediğinizde size uzun bir liste sayıyorlar, genellikle isimleri bile aklınızda tutamıyorsunuz. Bizler için en tanıdık olan Barbayanni bu adada pek bulunamıyor, sadece bazı restoranlarda mevcut. Bunun yerine Sakız Adası’nda üretilen Kazanisto isimli uzo’yu denemenizi öneririz, çok ama çok başarılı. Adada yetişen anasonlar kullanılarak yapılan bu yerel uzo tüm yemeklerimizde bize eşlik etti, mutlaka deneyin.

NerEde kalInIr?

Adanın özellikle doğu tarafında tüm sahil boyunca pek çok otel ve pansiyon bulmanız mümk?ün. Koca koca otellerden ziyade biraz daha butik oteller yaygın, ister sahil kenarında isterseniz de biraz daha içerlerde, kasabalarda mandalina bahçeleri içinde oteller bulabiliyorsunuz. Biraz didiklemek lazım:)

www.booking.com

Biz, ilk tatilimizde bence adanın en güzel kasabası olan Kambos’ta kalmayı tercih ettik, iyi ki de etmişiz! Adanın en şirin bölgelerinden biri, şehir merkezinin 6km güneyinde yer alıyor. Bölge, narenciye bahçeleri ve de Thimiani bölgesinden gelen taşlarla yapılan binaları ile meşhur. Kasabada neredeyse tüm binalar bu sıcak sarı taşlardan yapılmış, yüksek duvarlarla çevrili kocaman bahçelere sahip. Büyük malikaneler, güzel kiliseler ve çiçeklerle bezeli sokaklarla dolu bir bölge.

Bizim kaldığımız otel de yine narenciye bahçeleri içinde bir yerleşimdi, Voulamandis House. Adalı bir aile tarafından işletiliyor, biz çok ama çok memnun kaldık, yine gitsek yine orda kalırız:)

(fotoğraf için teşekkürler booking.com)

Bu seneki tatilimizde ise yine Kambos bölgesine yakın, Katarraktis kasabasının hemen yanı başında bir ev kiraladık. Sakız Adası’nda AirBnb üzerinden pek çok güzel ev bulmanız mümkün, eğer grup olarak gidiyorsanız mutlaka ev seçeceklerini de değerlendirin.

NasIl gİdİlİr?

Çeşme’den feribotla 45dk, hızlı feribotla 20dk bir sürede adaya geçmeniz mümkün. Genellikle sabah & akşam olmak üzere birer sefer oluyor ama tarihe göre değişiklik olabilir, Önden bakmakta fayda var.

https://www.turyolonline.com

http://www.erturk.com.tr/tr

Adayı araba / motorsiklet kiralamadan gezmek pek mümkün değil. Oldukça büyük bir ada, taksi veya toplu taşıma konusu ise çok kısıtlı. Üstelik adanın gerçekten tadını çıkarmak için, nerde kalıyor olursanız olun, farklı taraflarına mutlaka gitmek lazım o nedenle arabanız olması çok kritik. Araba kiralamayı önden de yapabileceğiniz gibi adaya vardığımızda, hemen feribot iskelesinin karşısındaki rent a car şirketlerinden de kiralama yapabiliyorsunuz.

Biz Sakız’ı çok ama çok sevdik! Seneye de ordayız, bekleriz:)

 

DÜNYANIN EN BÜYÜK BİRA FESTİVALİ: OKTOBERFEST

Dünyada “Ekim ayı” deyince ilk akla gelen etkinliklerden biri hiç şüphesiz ki OktoberFest!  Almanya’da, Münih kentinde gerçekleşen bu etkinlik her sene dünyanın her yerinden yaklaşık 6 milyon ziyaretçiyi ağırlıyor ve herkese bol bol bira ve eğlence imkanı sunuyor.

Bu seneki Oktoberfest, ya da yerel Bavyera Almancasındaki adıyla “Wiesn”, bu sene 21 Eylül – 6 Ekim tarihlerinde gerçekleşecek. Planları yapmak için az kaldı, acele edin:)

19.yy’dan bugüne bİr gelenek: OktoberFest

Oktoberfest, geçmişi çok eskilere dayanan bir gelenek, bu sene 186.sını yapılacak! Gelenek 19.yy’ın başında, aslında bir düğün ile başlıyor:)

Bavyera’nın o dönemki veliaht prensi Ludwig’in, Saxon-Hildburghasen Prensesi Therese ile olan evliliğinin kutlama törenleri, yani düğünü, tarihin de ilk Oktoberfest’ini oluşturuyor. 5 gün boyunca tüm Münih haklı bu kutlamalara katılıyor, sonraki yıllarda da yıl dönümleri, her sene gitgide büyüyen etkinliklerle kutlanmaya devam ediyor.

Zaman içerisinde, sadece lokal halkın katıldığı bir etkinlik olmaktan çıkan Wiesn, bira üreticilerinin büyük şirketler haline gelmesiyle de beraber başını alıp gidiyor, şimdiki uluslararası haline, “Dünyanın En Büyük Bira Festivali” konumuna geliyor.

Kocaman çadırlar, sabahtan akşama kadar eğlence!

Oktoberfest her sene, bu festival için özel organize edilmiş, Theresienwiese isimli devasa bir alanda kuruluyor. Bu alanda irili ufaklı 30’a yakın “Bira Çadırı” mevcut, her birinde de sınırsızca bira, yerel lezzetler, bol bol müzik ve eğlence mevcut!

Festival alanına ve çadırlara giriş aslında serbest ve ücretsiz, sadece içerde yediğiniz / içtiğinizi ödüyorsunuz. Ancak çok kalabalık olacağını göz önünde bulundurarak önden rezervasyon yaptırmanızda fayda var, aksi takdirde kapıda epey uzun süreler beklemeniz çok olası.

(fotoğraf için teşekkürler www.oktoberfest.de)

2019 Oktoberfest’indeki çadırları incelemek, rezervasyon yaptırmak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz. Bu linkte tüm çadırların detaylarını, hangisinde ne var, nasıl bir program olacak, ne zaman hangi grup çalacak vs tüm ayrıntıları öğrenebilirsiniz.

Biz gittiğimizde, Augustiner Festhalle’de ve Paulaner Festzelt’te çok keyifli vakit geçirmiştik. (Dediğim gibi zaten girişler ücretsiz olduğundan, yer bulabildiğiniz sürece birden fazla çadıra gidip birer bira içip dans etmeniz mümkün.) Her çadırda sürekli canlı müzik, masalarda pistlerde dans eden, hatta sizi de çekip aniden danslarına dahil eden aşırı keyifli insanlar var. Hangisine giderseniz gidin, eğlenceden eksik kalmazsınız:)

(fotoğraf için teşekkürler www.oktoberfest.de)

Festival alanında çadırların dışında da açık alanda atıştırmalık yiyecek satan kiosklar, bir lunapark tadında pek çok farklı oyun alanının bulunduğu kocaman bir alan vs, kısacası dev bir festival alanından bekleyeceğiniz her şey mevcut.

(fotoğraf için teşekkürler www.oktoberfest.de)

Dev bardaklarda bİralar:

Oktoberfest, sadece Münih şehrinde gerçekleşen bir festival olarak, “yerel üretimi” de sonuna kadar destekliyor.

Festivale sadece ve sadece bu bölgede yer alan bira markaları katılabiliyor – Augustiner, Hacker-Pschorr, Hofbräu, Löwenbräu, Paulaner ve Spaten.  Bunların dışındaki hiç bir birayı, Oktoberfest alanında bulamıyorsunuz.

(fotoğraf için teşekkürler edreams.com)

Tüm bu 6 bira üreticisi de her sene Oktoberfest’e özel “Wiesn” biralarını üretiyorlar. Gitmeden bu biracıları yakından tanıyayım derseniz sizi buraya alalım.

Oktoberfest’te bira içmenin en acayip yanı, litrelik bardaklar! Koskocaman bardaklarla bira servisi yapılıyor, ve servisi yapanlar (çoğunluğu kadın) tek seferde 10 tane bardak taşıyabiliyorlar! Nasıl başarıyorlar biz de anlamadık, 2. bardaktan sonra bile insanın eli kolu ağrımaya başlıyor:)

(fotoğraf için teşekkürler www.spiegel.de)

Aç karna bu kadar bİra İçemem dİyenlere: BavYERA Mutfağı!

Tabi ki, sabahtan akşama kadar bira içilen bir yerde bol bol da yemek mevcut:) Çadırların hepsinde, geleneksel Bavyera Mutfağı’nın lezzetlerini, Oktoberfest spesyallerini bulmanız mümkün.

Bizi neler bekliyor derseniz, yemeden dönemeyeceğiniz lezzetlerden biraz bahsedelim:

Pretzel (Brez’n):

Her yerde karşınıza çıkacak, söylediğiniz neredeyse her yemeğin yanında gelecekler:) Bu bol tuzlu yumuşak “kocaman” hamur simitler, ne yalan diyelim, tek başına bile buz gibi bir biranın yanında nefis gidiyorlar. Ve başka hiçbir yerde yiyemeyeceğiniz kadar lezzetli ve taze pretzel’ler, tabi ki Oktoberfest’te!

(fotoğraf için teşekkürler www.oktoberfest.de)

Kızarmış Tavuk (Hendl):

Dışı çıtır, içi yumuşacık, mükemmel pişmiş tavuklar Oktoberfest’in ana yemeklerinden biri. Sadece tek but ya da yarım tavuk, farklı porsiyonlarda söyleyebiliyorsunuz. Bazı çadırlarda aynı şekilde pişirilmiş ördekler de mevcut.

(Fotoğraf için teşekkürler mybucketlistevents.com)

wurst:

Tabi ki bira yanında sosis olmadan olmaz:) Oktoberfest’te de pek çok çeşit, aşırı lezzetli sosis bulma şansınız var. Weisswurts denilen beyaz sosis, Bratwurst, Currywurst, Bockwurst, Leberwurst, Nürnbergerwurst… Hepsinden birer defa deneyin deriz:)

(fotoğraf için teşekkürler www.bayerische-spezialitaeten.net)

(fotoğraf için teşekkürler www.muenchen.de)

Wiener Schnitzel:

Bildiğimiz dışı çıtır kızarmış Schnitzel de burda menülerin başında yer alıyor, yalnız dikkat, burdakilerin porsiyonları çok büyük. 2 kişi paylaşmayı deneyebilirsiniz. Bizden farklı olarak genellikle yanında böğürtlen bazlı soslarla servis ediyorlar, çok da yakışıyor.

Eğer severseniz, domuz etinden de çok ama çok lezzetli yiyecekler mevcut. “Suckling Pig ( Spanferkel) veya “Pork Knuckle” yine kocaman porsiyonlarla, paylaşımlık gelen çok ama çok lezzetli etler.

(fotoğraf için teşekkürler www.confusedjulia.com)

Kırmızı etin aklınıza gelecek nerdeyse her çeşidini de, yahniden ızgaraya, hatta burgere kadar bulmanız mümkün. Yine de rica edeceğiz, bu kadar yerel lezzer varken ne olursunuz Oktoberfest’te burger yemeyin:)

Tabi bu protein ağırlıklı ana yemeklerin yanında bol bol püresinden salatasına kadar patatesler, “sauerkraut” adı verilen ekşi beyaz lahana salatası, Obatzda adı verilen kremamsı peynir & ekmek sepetleri ve de “macaroni & cheese”in Alman versiyonu olan “Spätzle” yiyeceksiniz, hazır olun.

(fotoğraf için teşekkürler bestmarket.com)

Evet, Oktoberfest bir bira festivali ama yemekler o kadar güzel ki, biranın önüne geçebilirler, bizden söylemesi.

Dress-code’u olan bİr festİval!

Tabi ki canınız ne isterse giyip gidebilirsiniz:)

Yine de Oktoberfest’in geleneklerinden biri, tüm ziyaretçilerin geleneksel kıyafetlerle gelmesi. Bu da ortama aslında çok daha büyük bir keyif katıyor. Hatta yerel halk bunu o kadar sahipleniyor ki, Oktoberfest döneminde insanlar sadece festivale değil işlerine bu kıyaftlerle gidiyor, günlük hayatlarına da bu geleneksel elbiselerle devam ediyorlar. Mesela, sabah erkenden sokaktaysanız, dükkanlarını 19.yy kıyafetleri ile açan adamlar, renkli elbiseleri ile toplu taşımalardan inen kadınlar görebiliyorsunuz.

Kadınlar “Dirndl” ismi verilen geleneksel elbiselerden giyiyor. Yarım kollu, genellikle derin göğüs dekolteli bir bluz üzerine giyilen, belden oturan diz altı bir elbise, ve onun üzerine giyilen bir önlükten oluşan bu geleneksel kostümü şehirdeki pek çok dükkandan satın almanız mümkün. Makul fiyatlı, daha harcı-alemleri de var, ünlü markaların gece kıyafetlerinden daha pahalı olan versiyonları da var, tercih size kalmış:)

Geleneksel olarak Dirndl’in altına da sadece babet giyiliyor, spor ayakkabı ya da çizme / bot çok tercih edilmiyor.

Erkekler ise “Lederhosen” ismi verilen (deri pantolon anlamına geliyor bu kelime) diz boyunda deri şortlar, üzerine beyaz gömlek ve askı giyerek dolaşıyorlar.

Hava serinse de üzerine yün hırkalar giyiliyor. Tabi ki olmazsa olmaz, uzun çoraplar da işin havası.

İtiraf edelim, erkekler biraz komik gözüküyor, kadınlar ise doğru bir Dirndl seçimiyle bayaa havalı durabiliyorlar:)

(fotoğraf için teşekkürler www.oktoberfest.de)

Eğer aklınızı çeldİysek;

Oktoberfest’e çok az zaman kaldı, bu nedenle gitmeyi planlıyorsanız bir an önce uçak biletlerinizi alın, otellerinizi ayırtın.

Genellikle ikinci hafta sonu, “İtalyan hafta sonu” dedikleri çok aşırı kalabalık oluyor, ona denk getirmeden gitmeyi deneyebilirsiniz.

Aşırı faydalı bir çalışma olarak hangi gün / hangi saatler ne kadar kalabalık diye bir çizelge bile yapmış Almanlar, gitmeden inceleyin deriz.

(fotoğraf için teşekkürler www.oktoberfest.de)

Tabi ki Almanya’da yapılan bir festival olmasından dolayı her şey müthiş organize! Festivalin resmi sitesinden, buraya tıklayarak, ihtiyacınız olabilecek her şeyi öğrenebiliyorsunuz.  Her çadırın detayı, ne zaman nerde ne var, yiyecek içecek fiyatları, hatta alana hangi çantaları alabiliyorsunuza kadar aklına gelecek her sorunun cevabı bu sitede mevcut.

Hatta bununla da kalmamış, Oktoberfest resmi App’ini de yapmışlar. Bunu indirmeden sakın gitmeyin:) Apple Store linki için buraya, Google Play linki için buraya alalım sizi.

Oktoberfest, herkesin hayatında bir defa da olsa mutlaka gitmesi, deneyimlemesi, elleri ağrıyana kadar dev biralar içip tavuk yiyerek masalarda dans etmesi gereken bir festival!

Bu sene ya da ilerde, mutlaka ama mutlaka gidin!

 

GEZMEYE DOYAMADIĞIMIZ ADA: GİRİT

Yaşasın yaz! Nihayet o epeydir beklediğimiz yaz geldi, hatta gelir gelmez uzun bir bayram tatilini de beraberinde getirdi. E yaz demek bol bol deniz güneş demek, gezmek dolaşmak demek.

Biz de bu bayram tatili fırsatını kaçırmadık. Yaz sezonu açılışını komşumuzun güzel adası Girit’te yaptık.

en büyük yunan adası Gİrİt

Girit Yunanistan’ın en büyük adası.  Yaklaşık 8300km2’lik bir alana ve 700.000 civarı bir nüfusa sahip ada, Akdeniz’deki en büyük 5.ada.

Adadaki yerleşimin tarihi çok eskilere dayanıyor. Bazı kaynaklara göre adadaki medeniyetlerin başlangıcı M.Ö 7000lere kadar uzanıyor. M.Ö 3500-1800 yılları arasında adada yaşayan Minos medeniyeti adadaki pek çok arkeolojik kalıntı ve yapının sahipleri. Bu medeniyet döneminde M.Ö 2700 yıllarında adadaki ilk zeytin ağaçlarının hasat edildiği ve zeytinyağı ticaretinin başladığı düşünülüyor.

Zaman içerisinde farklı medeniyetlerin yerleşim yeri haline gelen Girit sırasıyla Roma, Bizans, Venedik ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimi altına giriyor. 1913 yılında ise Yunanistan’ın bir parçası haline geliyor. Adanın tüm şehirlerinde de tüm bu farklı medeniyetlere ait kalıntıları ve dokunuşları hala görmek mümkün.

Adanın merkezi, aynı zamanda Yunanistan’ın da en büyük şehirlerinden biri olan Heraklion (Kandiye). Diğer büyük şehirleri ise batıda Chania (Hanya) kuzey kıyılarında yer alan Retyhmo ve doğuda Agios Nikolaos.

GEZE GEZE BİTİREMEDİĞİMİZ ADA

Girit açıkçası bir ada diyemeyeceğimiz kadar büyük! Dolayısıyla gezecek görecek çok fazla yer var! Adanın tamamını tek bir seferde gezmek pek mümkün değil, bu nedenle adada geçireceğiniz gün sayısına ve adadan beklentilerinize göre kalacağınız yeri planlamakta fayda var.

Eğer adada 7-10 gün bir zamanınız olacaksa tavsiyemiz, adanın hem batısını hem de doğusunu görmek adına tatilinizi 2 farklı yerde geçirmeniz.

Biz 5 geceyi batıda Chania kentinde, 2 geceyi ise doğuda Agios Nikolaos kentinde geçirdik. Bu sayede de epey yer gezdik.

Eğer daha az gününüz varsa ya da “ben tatilde evimi otelimi değiştiremem, tek yerde kalırım” diyorsanız önerimiz batıdaki Chania şehrinde kalmanız. Bu sayede hem günü birlik yolculuklarla adanın en güzel plajlarını gezebilir, hem de akşamları pek çok restoran ve barın yer aldığı Chania şehir merkezinde keyifli vakit geçirebilirsiniz.

(fotoğraf için teşekkürler eurcold2019.com)

Arkeolojik kalıntılara çok meraklıysanız ve de onları gezip görmeden Yunanistan’dan hayatta dönmem diyorsanız, merkeziniz Heraklion olmalı, ama eğer tatil planınız daha çok deniz / güneş içereceksek bizim gibi Heraklion’u pas geçebilirsiniz. Açıkçası pek bir albenisi olmayan, bir Yunan adası için fazla “şehir şehir” bir yer gibi geldi bize:)

7 GÜNDE 14 PLAJ!

Girit’i gezmek için ilk yapmanız gereken havaalanına iner inmez araba kiralamak! Adadaki pek çok görülesi plaj kalacağınız yere uzak olacak. (söylemiştik, ada çoook büyük:) Dolayısıyla arabanız olması şart.

Ada konumundan dolayı aslında eşşiz bir deneyim sunuyor. Adanın kuzeyinde Ege Denizi doğusunda Akdeniz güneyinde ise Libya Denizi’ne girmeniz mümkün!

Biz çok çılgın bir planlama ve iddalı bir tatil aşkıyla 7 günlük tatilimizde adanın 4 bir yanında toplam 14 plaj gezdik! Bazılarına hayran olduk, bırakıp dönmek istemedik. Bazılarına ise gittiğimize pişman olduk koşarak kaçtık:)

Adanın Gİzlİ Mücevherİ: Loutro

İtiraf edelim biz Girit’te en çok Loutro’yu sevdik!  Loutro, adanın güneyinde yer alan minik bir balıkçı köyü. Köye araba yolu ile erişim yok, yakındaki Chora Sfakion kentinden teknelerle buraya ulaşabiliyorsunuz. Chora Sfakion Chania’dan yaklaşık 1.5 saatlik bir mesafede. Oldukça keyifli, yeşillikler içinden giden ama sonlarına doğru epey virajlı bir yolla bu kente ulaşabiliyorsunuz. Chora Sfakion’daki tekne kiralama alanlarından birinden kiralayabileceğiniz bir tekne de sizi 15-20dk içinde Loutro’ya ulaştırıyor.

Loutro zaten tek bir koydan oluşan bir köy. Tekneden indiğinizde minik minik restoranların ve otellerin sıralı olduğu yoldan yürüyerek plaja ulaşabiliyorsunuz. Yunan adalarında en sevdiğimiz uygulama, neredeyse tüm plajların tamamen ücretsiz olması! Burda da plaj için herhangi bir giriş ücreti ödemiyorsunuz, sadece yediğiniz içtiğinizi ödeyerek tüm gün deniz güneş keyfi yapabiliyorsunuz.

Loutro’nun denizi evet, gerçekten de bu resimlerde görüldüğü gibi berrak, pırıl pırıl ve muhteşem! Biz Haziran’ın ilk haftası gittik ve su buz gibiydi! Muhtemelen yazın ortasına doğru biraz daha ısınıyordur, ancak ulaşımı çok da kolay olmadığından hiç bir zaman adanın diğer plajları gibi aşırı kalabalık olmayacağından emin olabilirsiniz.

Köyde yemek yiyip uzo keyfi yapabileceğiniz birden fazla mekan bulunuyor. Biz teknedeki kaptanımızın da tavsiyesiyle Illos isimli mekanda yemek yedik. Çok sıra dışı olmamakla beraber güzel tzatziki, kalamar tava, girit salatası ahtapot vs yiyebildiğiniz şirin bir mekan. (Merak edenler için not, adada hiç bir yerde bizim “Girit Ezmesi” diye bildiğimiz meze yok!:)

Loutro’nun hemen yakınında yine tekneyle ulaşılabilen bir diğer plaj ise Glyka Nera (Sweet Water) plajı.

Burası tamamen bakir bir plaj, herhangi bir tesis yok. Teknelerle gelip plajda kendi şemsiyeniz – şezlongunuzla keyif yapabiliyorsunuz.

Siz siz olun Girit’e giderseniz Loutro’ya gitmeden sakın ama sakın dönmeyin!

MACERAYA HAZIRSANIZ : SEITAN LİMANI

Chania’nın kuzeyinde yer alan Akrotiri yarımadası, adadaki en güzel plajlardan bir kaçına ev sahipliği yapıyor. Bunlardan biri de, Chania’ya yaklaşık 40 dakika uzaklıktaki Seitan Limanı.

Koyun adı,  Türkçe’de de okunduğu gibi, yani  “Şeytan Limanı”. Neden bu ismi verdiklerini de gittiğinizde anlıyorsunuz:)  Koy, yüksek dağların tam ortasında yer alan tamamen gizli kalmış bir cennet! Masmavi deniz, çorak ve dik yamaçların arasında pırıl pırıl parlıyor, ancak bu güzel plaja ulaşmak hiç de kolay değil.

Arabayı park ettikten sonra çok dik yamaçları yürüyerek, yer yer tırmanarak plaja ulaşabiliyorsunuz. Ve inanın hiç ama hiç kolay bir yol değil!  Keçilerin patikalarından, yer yer kocaman taşların üzerinden atlayarak, epey bir mücadele ile plaja inebiliyorsunuz.

Siz siz olun, sakın terlikle inme hatasını yapmayın:) Kesinlikle sağlam spor ayakkabılar giyerek ve mümkünse elinizde hiç bir şey taşımadan bu yolu inin.

Tepelerden iniş epey stresli, ama aşağı vardığınızdaki deniz tüm sıkıntıları unutturuyor. Adadaki, belki de pek çok yerdeki en güzel denizlerden biri burası. Su pırıl pırıl, masmavi ve soğuk. Etrafta da plaja gelen bir kaç insan dışında hiç bir şey yok!  Plajda hiç bir tesis, şezlong şemsiye vs yok, plaja ulaşmayı başaran insanlar taşların üzerine havlularını sererek buranın tadını çıkarıyor.

(fotoğraf için teşekkürler taxichaniacrete.gr)

Eğer biraz maceraya hazırsanız, yüksekten, dağlara tırmanmaktan fln da çok korkmuyorsanız, Seitan Limanı adanın mutlaka görülmesi gereken yerlerinden biri!

KUMLARDA SAKİN PLAJ KEYFİ İSTEYENLERE: MARATHİ, LOUTRAKİ VE STAVROS PLAJLARI

Seitan Limani ile aynı yarımadada, Akrotiri yarımadasında yer alan 3 diğer plaj ise Marathi, Loutraki ve Stavros plajları.

Marathi, Seitan’ın güneyinde yer alıyor. Burası, tam beklediğimiz gibi bir Yunan adası koyu. Plaj tamamen kum. Bizim kaldığımız tarafta herhangi bir şezlong / şemsiye olayı yoktu, kumlara yatarak güneşlendik. Koyun biraz daha merkezine yakın olan kısımda ise tesisli plajlar bulmanız mümkün. Deniz muhteşem! Kumlardan yürüyerek rahatlıkla giriyorsunuz, ama kısa süre içinde su derinleşiyor. Koyun lokasyonu nedeniyle de, adadaki en rüzgarlı günlerde bile burası süt liman. Aklınızda olsun, bizim gibi fırtınalı, deli rüzgarlı günlere denk gelirseniz koşa koşa Marathi Beach’a sığının, burda deniz de hava da her zaman güzel gibi:)

Marathi Beach’in hemen yanında, 5dk mesafede yer alan bir başka güzel koy ise Loutraki Beach. Burada da gizli saklı bir koy ve muhteşem bir deniz sizi karşılıyor. Koyda sadece tek bir cafe mevcut, herkes havlusunu sererek plajda takılıyor.

 

 

Stavros Beach ise, yarımadanın meşhur bir diğer plajı, ancak ne yalan söyleyelim, bizi pek açmadı.

Sıradan bir kum plaj. Deniz tabi ki burda da güzel, ama adada gidilecek daha güzel plajlar varken, Stavros Beach diğerlerinin yanında biraz daha sönük kalıyor. Yine de yolunuz düşerse bir uğrayın, çok güzel yemek yiyebileceğiniz bir restoran var burda! (Yeme içme detayları yazının devamında, merak etmeyin:))

(fotoğraf için teşekkürler creti.co)

ADANIN “EN ÇOK FOTOĞRAF ÇEKİLEN” KÖŞESİ: BALOS BEACH

Instagram’da Girit adası ile ilgili fotoğrafları taradığınızda göreceksiniz ki, adaya giden herkes mutlaka ve mutlaka Balos Beach’in fotoğrafını koymuş:)

Balos, adanın en kuzeybatı köşesinde yer alan bir koy ve bir “lagoon”. Geniş kum plajların arasında yer alan turkuazın farklı tonlarında muhteşem bir denize sahip bir bölge, ama her güzel şey gibi, buna da ulaşmak hiç kolay değil!  Chania’dan yaklaşık 1 saatlik rahat bir araba yolculuğuyla parkın girişine ulaşabiliyorsunuz, ancak bundan sonrası epey meşakkatli bir yolculuğa dönüşüyor.

Parkın girişinde kişi başı 1 Euro ödeyerek içeri giriyorsunuz, sonrasında da otoparka ulaşana kadar yaklaşık 8km’lik yolu 30dakikada ancak gidebiliyorsunuz… Bir yanı uçurum olan, doğru düzgün bir yol bile olmayan taşlı bir patikadan, virajları döne döne otopark yerine ulaşabiliyorsunuz, ancak mücadeleniz burda da bitmiyor! Arabaları park ettikten sonra yaklaşık 20 dakika kadar dere tepe düz yürüyorsunuz. Önce vadiyi boydan boya geçiyor, sonra da plaja doğru taşların üzerinden yine zıplaya zıplaya iniyorsunuz:)  Tamam, inerken gördüğünüz manzaralar eşsiz ve insanın gerçekten onlarca fotoğraf çekesi geliyor, ama yine de bu kadar eziyete değer mi biz çok emin olamadık.

İndiğinizdeki plajda şezlong & şemsiye kiralamanız ya da tamamen doğal ortamda güneşlenerek denize girmeniz mümkün, tercih size kalmış. Yalnız dönüş yolunun daha da zorlu olacağınızı aklınızda tutmakta fayda var.

Biz zor yoldan öğrenmiş olduk, ama aslında bu koya teknelerle de ulaşım mümkünmüş. Tabi bu durumda, yürüyüş yolundaki muhteşem manzarayı ve fotoğraf fırsatlarını kaçırmış olacaksınız ama maksat burayı görmek ve denize girmekse, kendinizi eziyetten koruyup tekneyle gelmek çok daha doğru bir seçim olabilir bizce:)

SICAK KUMLARDAN SERİN SULARA İSTEYENLERE: FALASsARNA BEACH

Adanın en batısında yer alan Falassarna Beach, tamamı kum olan 1km uzunluğunda ve 150m genişliğinde kocaman bir plaj.  Chania’dan yaklaşık 60km mesafade yer alıyor. Plaj, diğer ıssız plajlara kıyasla çok daha “medeni” bir ortam sunuyor. Şezlong & şemsiyeleri ücretsiz kullanabiliyorsunuz, plajın çevresinde yer alan bir kaç mekanda da yemek ya da içki alarak keyfini çıkarabiliyorsunuz. Hatta plajda bir beach volley alanı bile mevcut:)

Bulunduğu lokasyondan dolayı rüzgar almaya çok açık. Tamamen açık denize bakan bir plaj. Bu nedenle gitmeden önce rüzgarı kontrol etmekte fayda var, sonra gittiğinizde kafanızı kumdan kaldıramayacak kadar çok rüzgarla ve kocaman dalgalarla karşılaşabilirsiniz.

Tabi tamamen batıya bakan bir plaj olmasının en büyük artısı, muhteşem bir gün batımı manzarasına sahip! Biz denk gelemedik, giderseniz bu plajda gün batımında bir içki keyfini planınıza ekleyin mutlaka.

BİZ GİDEMEDİK, BELKİ SİZ GİDERSİNİZ: ELAFONISI BEACH & Kedrodasos Beach

Adanın en meşhur plajlarından biri de, adanın güneybatısında yer alan Elafonisi Beach. Chania’dan 75km mesafede bulunan plajın alametifarikası, pembe kumları! Plajın büyük bir kısmı pespembe kumlarla bezeli, buna turkuaz deniz suyunu da ekleyince görmesi de fotoğraflaması da epey keyifli bir alana dönüşüyor.

(fotoğraf için teşekkürler booking.com)

Plajdaki deniz suyu epey sığmış, hemen karşısındaki Elafonisi adasına yürüyerek geçmek dahi mümkün olabiliyormuş.

Biz adadaki ilk günlerimiz sırasındaki aşırı rüzgar nedeniyle ne yazık ki Elafonisi’ye gidemedik. Ne yalan söyleyelim, epey de aklımız kaldı. Sizin fırsatınız olursa mutlaka gidin, bu muhteşem pembe kumların tadını çıkarın:)

Minik bir not, ada yerlilerinden öğrendiğimiz kadarıyla özellikle yazın yoğun sezonunda bu plaj inanılmaz kalabalık oluyormuş. Eğer gidecekseniz mutlaka sabah erkenden gidin dediler, aklınızda olsun.

Elafonisi Beach’in hemen 10dk uzaklığında bir diğer muhteşem plaj sizi bekliyor: Kedrodasos Beach. Burası, Elafonisi’den farklı olarak herhangi bir tesis içermeyen, tamamen doğayla baş başa olabileceğiniz bir plaj. Arabayı park ettikten sonra kısa bir yürüyüşle plaja ulaşabiliyorsunuz. Eğer Elafonisi’ye gidecekseniz, öncesinde ya da sonrasında mutlaka buraya da uğrayın, bir denize girin.

(fotoğraf için teşekkürler meetcrete.gr)

Keşfettiğimiz diğer plajlar ise adanın doğusunda, yazının devamında:)

ADANIN DOĞUSUNU da görmeden olmaz 

Eğer adadaki tatiliniz biraz uzunsa, Chania’dan sonra adanın doğusuna doğru bir yolculuk yapabilirsiniz. Yaklaşık 3 saatlik bir yolculukla, adanın doğusundaki merkezlerden Agios Nikolaos’a ulaşabiliyorsunuz, bu yol sırasında da tatlı tatlı bir kaç durakta mola vermeniz mümkün.

Chania’dan 65km mesafedeki Rethymno kenti, şirin minik bir sahil kasabası tadında. Kent merkezindeki kocaman plajı, Venedik ve Osmanlı dönemlerinden kalan tarihi binaları ile tatlı bir durak. Biz, yolculuk sırasında minik bir kahvaltı molası için burda durduk, sonra yolumuza devam ettik.

Rethymno’dan yaklaşık 82km sonra da adanın merkezi olan Heraklion kentine ulaşabiliyorsunuz.

Heraklion’a gelmeden yolda bir deniz molası verelim derseniz, Bali Beach güzel bir alternatif. Çok ahım şahım bir plaj değil ama denizi çok güzel, tesisler mevcut ve de yolunuzdan çok sapmadan minik bir serinleme fırsatı sunuyor. Bunun dışında yine yol üzerinde Geropotamos Beach ve Spillies Beach de alternatif plajlar arasında.

Biz bir an önce Agios Nikolaos’a gidelim dediğimizden Heraklion’da pek zaman geçirmedik, ama dilerseniz birkaç saat bu şehri de dolaşarak yola devam edebilirsiniz. Heraklion’dan Agios Nikolaos ise yaklaşık 1 saatlik bir yolculuk.

DOĞUDAKİ TATLI DURAĞIMIZ: AGIOS NIKOLAOS

Agios Nikolaos, adanın doğudaki merkez noktalarından biri. Açıkçası, Yunan kasabasından çok daha jenerik bir Akdeniz kenti hissi veren bir yer.

(fotoğraf için teşekkürler cretetravel.com)

Chania biraz daha sıcak, samimi, rahat bir hisse sahipken bu kentin merkezi biraz daha lüks markalar, daha modern binalar ve cici bici mekanlar ile farklı bir havaya sahip. Zaten kentin hemen kuzeyindeki Elounda bölgesi de lüks oteller ve residanslarla ünlülerin tatil duraklarından biri haline gelmiş durumda.

GİZLİ SAKLI GÜZELLİK: KOLOTYHKA BEAch

Agios Nikolaos yakınlarındaki Kolotyhka Beach, tam bir cennet! Araba ile belli bir noktaya geldikten sonra yine kısa bir yürüyüşle (ama bu sefer düz bir yoldan) ulaşabildiğiniz, tamamen ıssız bu plaja biz kesinlikle bayıldık!

Dibi tamamen kum olan deniz tek kelime ile muhteşem! Yalnız buraya olabildiğince erken gelmenizde fayda var, öğlen saatleri itibariyle günübirlik tekne turları burda durmaya başlıyor ve ufacık koy bir anda tıklım tıklım bir plaj haline geliyor. Siz siz olun, sabah erkenden yola çıkıp plaja gelin, bomboşken buranın tadını çıkarın.

Plaja gelen araba yolu üzerinde gizli saklı birkaç koy daha mevcut, onları da denemenizi şiddetle tavsiye ediyoruz!

son durAK : VOULISMA BEACH

Bölgedeki bir diğer büyük ve meşhur plaj da Voulisma Beach. Oldukça büyük , tamamen kum bir plaj. Ulaşımı kolay, tesisler mevcut dolayısıyla kendinizi çok yormadan bir plaj keyfi yapmak isterseniz doğru bir seçim. Aynı zamanda çocuklu ailelerin de bölgede tercih ettiği plajların başında geliyormuş. Koyun lokasyonundan dolayı da fazla rüzgar ve dalga yapmayan, nispeten daha sakin bir denize sahip.

(fotoğraf için teşekkürler cretanbeaches.gr)

EN SEVDİĞİMİZ KISIM: ADADA NERDE YENİR İÇİLİR? 

7 günde 14 plaj gezen biz, tabi ki restoran keşiflerini de ihmal etmedik. Hem Chania ve çevresinde, hem de Agios Nikolaos’ta şahane yemekler yedik, uzoya ahtapota doyduk! Girit’te gelenek, her yemek sonunda size mutlaka “raki” diye adlandırdıkları ama sek ve shot olarak içilen bir içki ikram ediyorlar. Bunun yanı sıra, bizi mi çok sevdiler bilemiyoruz ama her mekanda mutlaka bir sürü de ikram yiyecek geldi. Ada insanı gerçekten de çok sıcak kanlı ve misafirperver!

Tamam Restaurant, Chania

Chania’nin şehir merkezinde yer alan Tamam, eski bir hamam binası içinde yer alıyor. Bundan dolayı da, herşeyden önce, yazın sıcağında nefis bir serinlik sunan bir mekan! Her gün, öğlen 12’den gece yarısına kadar açık, dolayısıyla hem öğlen hem de akşam yemeği için iyi bir seçenek, zaten Chania’nın da en meşhur restoranlarından biri.

Tamam’ın menüsü biraz Yunan biraz Osmanlı ve Türk mutfağı etkileri içeriyor. Bol pancar içeren Beetroot Salatası ve inanılmaz sosuyla Tamam Salatası mutlaka denenmeli.

Adanın sonraki pek çok yerinde bulamadığımız peynir saganaki, tzatziki gibi Yunan lezzetlerinin yanı sıra daha tanıdık HünkarBeğendi, Musakka gibi lezzetler veya tavşan yahnisi, kuzu bacağı gibi yemekler menüde mevcut. Yaz döneminde biraz kalabalık olabiliyor, önden rezervasyon yaptırmanızda fayda var.

(fotoğraf için teşekkürler tamamrestaurant.com)

CHRISOSTOMOS, CHANIA

Chania eski şehir merkezindeki bir tatlı diğer restoran ise, hemen büyük otoparkın karşısında yer alan Chrisostomos. Geleneksel Girit mutfağından lezzetler bulabildiğiniz, bol bol uza içip makul bir rakam ödeyerek masadan kalkabileceğiniz mekanlardan biri.

Tavsiyemiz, sıcak – soğuk mezelerden bol bol söyleyin. Ana yemeklerden bonfile de oldukça başarılıydı ancak mesela kuzu pirzola bizi hayal kırıklığına uğrattı. Tatlı olarak gelen lokmalar ise muhteşem!

THALaSSINO AGERİ, CHANIA

Chania eski şehir merkezinin biraz daha ilerisinde, tamamen kendine ait bir köşede denize sıfır, çok tatlı bir balık lokantası Thalassino Ageri.  Biz ne yazık ki, aşırı rüzgarlı bir güne denk geldiğimiz için burda yemek yiyemedik, ama mekana bayıldık. 8-10 masanın tamamı dışarda, deniz kenarına dizilmiş durumda.

(fotoğraf için teşekkürler www.thalasino-ageri.gr)

Mekanın alametifarikası gün batımları. Masanızdan muhteşem bir manzara ile güneşin denizin üzerinden batışını izleyebiliyorsunuz, dolayısıyla giderseniz mutlaka gün batımı saatlerinde gidin.

Biz yiyemedik ama tüm yorumlar restoranın Chania’daki en başarılı deniz ürünleri ve balık mekanı olduğunu yazıyordu, aklınızda olsun.

pallas, chania

Bizim Chania’da en sevdiğimiz mekanlardan biri Pallas isimli, hem restoran hem bar olan mekan oldu. O kadar sevdik ki hatta 5 gecenin 2sini burda geçirdik!

(fotoğraflar için teşekkürler pallaschania.gr)

Pallas, hemen eski şehir merkezinde, deniz kenarında tatlı bir bina. Oturduğunuz yerden Chania’nın eski deniz fenerini ve tüm koyu izleyebiliyorsunuz. Pallas’ta yemek servisi de mevcut, ancak biz hep yemek sonrası içki içmeye gittik. Son derece kaliteli bir kitle, çok geniş bir kokteyl ve içki menüsü, gayet başarılı bir müzik var mekanda. Güzel bir içki keyfi yapmak için Chania’daki en iyi yerlerden biri.

Almyriki, Stavros Beach

Plajına ve denizine bayılamadığımız Stavros Beach, inanılmaz başarılı bir restoranla bizi şaşırttı. Hemen sahilde yer alan Almyriki, salaş bir plajdan beklemeyeceğiniz kadar cici bici bir restoran. Biz gittiğimizde tıklım tıklımdı, yine de garsonlar servisi 1dk bile aksatmadı, tüm yoğunluğa ve bizim onlarca siparişimize rağmen en güler yüzlü halleriyle kusursuz bir servis gerçekleştirdiler.

Almyriki’nin menüsü de oldukça geniş. Bizim en favorimiz, kadayıfa sarılı tombul karidesler, ızgara ahtapot ve çıtır çıtır kalamar oldu.

Bunun dışında ana yemeklerden ıstakozlu ravioli veya deniz mahsüllü spagetti de çok başarılıydı.

Aklımıza gelmişken; Girit, bağları ve dolayısıyla şarapları ile de meşhur bir ada. Bu nedenle arada bir uzoya mola verip güzel bir şarap içmenizi de şiddetle tavsiye ederiz.

patrelantonis, marathi beach

Bizi adada en çok mutlu eden yerlerden biri burası oldu! Marathi Beach’te, hemen plajın yanı başında yer alan bu şık restoran, hem inanılmaz lezzetli yemekleri hem de aşırı makul fiyatlarıyla bizi çok ama çok mutlu etti:)

Yediğimiz herşey, ki muhtemelen menünün yarısını yedik, harikaydı.

Izgara jumbo karidesler, hayatımızda gördüğümüz en tombul karideslerdi ve yine de çok lezzetliydiler. Izgara ahtapot, adada yediğimiz en iyilerden biriydi. Tzatziki, greek salatalar, kalamalar, ızgara somonlu spagettiler… Aklınıza ne gelirse menüde en güzel haliyle mevcut!

Tüm bu yemeklerin ve daha fazlasının üstüne, dünyanın uzosu, birası da içildi ve adam başı sadece 15 Euro ödeyerek masadan kalktık! Bununla da bitmedi, üstüne bir de 3 şişe uzo’yu da hediye ettiler:) Ne yapıp edin Marathi Beach’teki bu şahane mekana, Patrelantonis‘e mutlaka gidin!

(fotoğraf için teşekkürler chaniaguide.gr)

kapetAn nikolas, FALASSARNA BEACH

Falassarna Beach’in hemen yanı başında yer alan Kapetan Nikolas, tam bir Yunan tavernası. Deniz manzarasına karşı mavi beyaz örtülü masalar, fonda çalan Yunanca şarkılar. Her masada 2’li 3’lü gruplar halinde minik minik uzosunu için keyif yapan ada yerlileri… Ve de bugüne kadar yenilen en ama en lezzetli kalamarlar!

Minik bir not, adada deniz mahsülleri yani kalamar, ahtapot, karides vs makul fiyatlı ancak iş balığa gelince biraz değişiyor. Balık fiyatları epey yüksek, ve balıklar da bizim ülkemizdeki kadar sanki güzel değil. Bizim önerimiz, balıklara fazla girmeden kalan deniz ürünlerinden bol bol söylemeniz olur:)

pıato, agıos nikolaos

Tüm tatilin, belki de son zamanlardaki tüm tatillerimizin en muhteşem restoran keşfini Agios Nikolaos’ta yaptık. Şehir merkezinden 10 dakika yürüme mesafesinde, denize nazır Piato, pek çok metropolde bulamayacağınız kadar lezzetli, sofistike ve değişik lezzetler sunuyor.

Biz o kadar bayıldık ki, Agios Nikolaos’taki 2 gecemizin 2’sini de burda geçirdik. Tabi bunda şansımızın da payı büyük, mekan an itibariyle 30 Haziran – 1 Eylül arasında öğlen 12’den gece 12’ye kadar tamamen dolu, tamamen rezerve edilmiş durumda! Biz biraz sezon öncesi gitmenin verdiği şansla, iki gece de rezervasyonsuz yer bulmayı başardık:)

“Homemade Creative Cuisine” konsepti ile yola çıkan mekan, 1980 yılından beri restoran işinde olan bir ailenin eseri. 2006’da ailenin ikinci nesli işi ele almış ve Piato bugünkü haline gelmiş. Restoran, 3 Michelin Yıldızı’na sahip Alman Şef Sven Elverfeld’in gelip yemek yemesi ve sonrasında yazdığı olağanüstü yorum yazısı sonrası epey şöhret kazanmış.

Gittiğinizde, menüdeki herşeyi yemek isteyeceksiniz! En basit gözüken “karışık meze tabağından” başka hiç bir yerde bulamayacağınız, ödüllü “Black Croquesttes of Cod” veya 16 saat boyunca pişen Pork Pancetta’ya kada bir düzine muhteşem yemeği tadabiliyorsunuz.

Bizim favorimiz açık ara Cod balığından yapılan ve geçen sene Yunanistan’da yapılan bir yarışmada büyük ödülü alan “Black Croquesttes of Cod” oldu. O kadar ki, 2 gece üstüste bu restorana gidip 2sinde de bundan yedik!

Kuru incir, karamelize badem ve portakal ile nefis bir sosla yapılan Mpederma Salatası, kocaman karideslerle yaptıkları Shrimp Saganaki, adada yetişen mantarlardan yaptıkları mantar kızartması ve de mekan sahibinin annesinin elleriyle yaptığı mini dolmalar nefis!

İkinci gün gittiğimizde günün spesyali olarak Tavşan Etli Gnocchi’ye denk geldik, iyi ki de gelmişiz.

Piato’nun yemekleri tek başına bir yazıyı hakeder!! (belki de yazarız, belli olmaz:)) Girit’te yediğimiz en unutulmaz yemek kesinlikle burdaydı. Sadece burda yemek yemek için bile taa Agios Nikolaos’a gitmeye değer!

Biz 7 günde Girit’i karış karış gezdik. Bu yemyeşil adayı, masmavi buz gibi denizlerini ve de sıcak, samimi insanlarını çok sevdik! Bir kaç yıla, ya da ilk fırsatta kesin tekrar gideriz. Bulduğunuz ilk tatil fırsatında siz de mutlaka Girit’e gidin deriz!

 

 

 

ÇÖLDEKİ DOWNTOWN: DUBAI

İtiraf edelim, Dubai en favori destinasyonlarımızdan biri değildi. Genellikle ya iş için ya da Asya’da daha uzak yerlere giderken yolda küçük bir mola için gittiğimiz bir yer oldu. Hep biraz yapay, biraz fazla şatafatlı geliyordu.

Son gidişimizdeyse, şehrin tatlı bir kaç köşesini, çok lezzetli bazı restoranlarını ve Palm’daki harika otelleri keşfedince, bir parça daha bir sever olduk:)

ÇÖLDEKİ Vaha

Dubai, bildiğiniz üzere Birleşik Arap Emirlikleri’ne ait bir emirlik.  BAE, Dubai ile birlikte toplam 7 emirlikten oluşuyor. Emirliğin başkenti Abu Dabi, ancak hem popülasyon hem de finansal anlamda Dubai çok daha ön planda.

1900’lerde minik bir kasabayken, 1960’ların sonunda bölgede petrol keşfediliyor ve ihracatı yapılmaya başlıyor. Aynı dönemde İngiltere’nin de bölgeden çıkmasıyla beraber, 1970’lerin başında Birleşik Arap Emirlikleri kuruluyor. Önce petrol, sonra bölgeye akın eden expatlar ve şirketlerle beraber, 20.yy başında bir kasaba olan Dubai 21.yy’da dev bir global finans merkezi haline geliyor.

Herkes başka bİr yerden

Dubai’nin en dikkat çekici yanı, nüfusunun büyük çoğunluğunun “Emirati” yani emirlik vatandaşları olmaması! Emirlikte Hindistan’dan Amerika’ya, her ülkeden, her sosyoekonomik seviyede insan yaşıyor. 2018 rakamlarına göre Dubai nüfusunun %43’ten fazlasi Hint kökenli, %17si ise Pakistanlı. “Emirati” olanlar ise nüfusun sadece %20sini oluşturuyor.

Hint, Pakistan ve Filipin kökenli kişiler genellikle hizmet sektöründe veya gelir düzeyi çok daha düşük işlerde çalışıyorlar. Buraya gelip, aylarca hatta yıllarca memleketlerine dönmeden çalışıyor, para biriktirip ailelerine gönderiyorlar. Emiratiler genellikle bu düşük gelirli işlerde asla çalışmıyor, bu nedenle de bu alanlar hep doğu ülkelerinden gelen kişilere kalıyor.

Tabi Dubai’deki yabancı nüfusun büyük bir kısmını da batı ülkelerinden gelen “expat”lar oluşturuyor. Emirliğin finans, turizm ve alışveriş merkezi haline gelmesiyle beraber pek çok büyük şirketin merkezi, ya da en azından şirketlerin MENA HQ’ları buraya taşınmış durumda.

Yüksek, yüksek ve daha yüksek

Dubai’nin hayatta en sevdiği şey galiba yüksek binalar!

(fotoğraf için teşekkürler slh.com)

Şehrin her yeri gökdelenlerle dolu. Tabi bunların arasında en iddialı olanı, 163 katlı ve 2010 yılında tamamlanan, dünyanın en yüksek binası Burj Khalifa. (Bina ile ilgili şaşırtıcı istatistikleri incelemek isterseniz sizi buraya alalım)

(fotoğraf için teşekkürler discoverloyalty.com)

Marina 101, adından da anlaşıldığı gibi 101 katıyla, New York’ta yer alan 432 Park Avenue binasından sonra dünyanın en yüksek 2. konut binası ünvanını elinde tutuyor.

JW Marriott Marquis Dubai Tower 1 ise, 76 katıyla dünyanın en yüksek 2.oteli konumunda. (En yüksek otel ise Mekke’de yer alan Makkah Royal Clock Hotel’miş)

(fotoğraf için teşekkürle thenational.ae)

Şehrin sembolü haline gelen, güzel ve zarif mimarisi ile akıllarda kalan Burj Al-Arab ise, 60 kat yüksekliği ile “bir ada üzerinde yer alan en yüksek bina” ünvanına sahipmiş. Gerçi binanın mimarisi, yüksekliğinden daha ön planda kalıyor, o ayrı.

Yoktan Var Olan Topraklar

Dubai’nin geçtiğimiz dönemde en dikkat çeken projelerinden biri, denize toprak taşıyarak yaptıkları ve aslında yoktan var ettikleri “Palm” bölgesi. Bölge, palmiye şeklinde yapılmış 3 ayrı yapay takımadanın adı, bunlardan en meşhur olanı ise Palm Jumeirah.

(fotoğraf için teşekkürler timeoutdubai.com)

Palm Jumeirah üzerinde onlarca lüks otel, restoran, gece kulübü ve de çok şık evler ve apartmanlar görebiliyorsunuz.

Bölge, şekli itibariyle de uçsuz bucaksız bir sahile sahip, yer yer deniz kenarı:) Ancak yine de itiraf edelim, deniz çok başarılı değil. Hele ki bizler gibi Ege – Akdeniz sularına alışkın insanlar için pek de etkileyici gelmiyor Yine de gittiğiniz yerde güneşlenmek ve denize girmek için bir alanınız olması keyifli.

Biz Palm Jumeriah üzerinde, Sofitel Dubai Palm Jumeriah isimli otelde kaldık, tek kelimeyle de bayıldık! Otel, Dubai’deki pek çok beş yıldızlı otele kıyasla çok daha farklı bir mimari ile yapılmış. Yüksek, kocaman, tıkış tıkış binalar bu otelde yok.

(fotoğraf için teşekkürler booking.com)

Polinezya mimarisi baz alınarak yapılan komplex, alçak binalar, birbirinden bağımsız minik villalar ve az katlı apartmanlardan oluşuyor. Dolayısıyla da insanın üstüne üstüne gelmeyen, çok ferah bir alan yaratıyor.

Geniş bir sahili, biri kocaman olmak üzere bir kaç havuzu, farklı dünya mutfakları sunan birden fazla restoranı ile lüks bir otelden beklediğiniz herşeyi bulabiliyorsunuz. Özellikle de lobby’nin hemen önünde, havuz başında yer alan cafesi gece saatlerinde çok keyifli.

Biz oteli çok beğendik, yine gitsek yine burda kalırız. Dubai seyahati planlıyorsanız mutlaka burayı da değerlendirin.

Gezİlecek GÖrÜlecek Neler Var?

Palm Jumeriah

Palmiye adalarının en meşhuru başlı başına gezilmesi gereken bir yer. Eğer burda kalmıyorsanız bile mutlaka gidip görmeli, hatta belki otellerin bazılarını gezmelisiniz. İlk yapıldığında büyük sükse yapan Atlantis Otel’de bu bölgede yer alıyor. Bu devasa ve lüks otelin içerisinde ise koskocaman bir Aqua Park mevcut. (Parkın içinde ne var ne yok incelemek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz)

(fotoğraf için teşekkürler atlantisthepalm.com)

JBR (Jumeriah Beach Residence)

Şehrin modern ve keyifli bölgelerinden biri. Deniz kenarına paralel olarak yapılanmış, 1,7km’lik bu cadde üzerinde kurulu bir yerleşim alanı. JBR içerisinde 35 konut binası ve 5 otel bulunuyor. Bölgede aynı zamanda pek çok mağaza, restoran ve cafe bulabiliyorsunuz. Keyifli bir yürüyüş yapmak, bir şeyler yiyip içmek için güzel bir bölge.

(fotoğraf için teşekkürler dubai-online.com)

Souk Madinat Jumeriah

Bizim Dubai’de en sevdiğimiz yer oldu. Öyle ki, 4 günlük kısacık bir tatilde bile 2 defa gittik.  Geleneksel “souk” ismi verilen, bizdeki Kapalı Çarşı mantığındaki yapıyı çok başarılı bir şekilde modern mağaza ve restoranlarla kombine ettikleri, çok keyifli bir yer.

(fotoğraf için teşekkürler citysightseeingdubai.com)

Bir yanda minik minik geleneksel dükkanlar, bir yanda lüks ve modern restoranlar. Burada aynı zamanda 3 otel, ve bir tiyatro salonu da mevcut. Souk Madinat içerisinde dünya mutfaklarından 25 farklı restoran bulunuyor, hatta bir Sports bar bile mevcut!

(fotoğraf için teşekkürler lonelyplanet.com)

Bir de neden olduğunu anlamadığımız ama bazı insanların aşırı bayıldığı bir “gondol sefası” olayı var:) Souk Madinat içerisinde bulunan gondollara binerek bölgeyi sudan da gezebiliyorsunuz, dilerseniz.

The Dubai Mall

Dubai’de gezmeden olmaz yerlerden biri de alışveriş merkezleri! Ben alışveriş sevmem, bir şey almayacağım ne gerek var demeyin, burdaki AVM’ler gerçekten gezmeye değer!

The Dubai Mall, hemen şehir merkezinde, Burj Khalifa’nın yanı başında yer alan dev gibi bir AVM. Dev gibi derken, gerçekten de şu anda dünyanın en büyük alışveriş merkezi! Her sene 80 milyondan fazla ziyaretçi buraya geliyor, 1300’den fazla mağaza ve 200’den fazla yeme içme yerinde zaman geçiriyor.

The Dubai Mall’un içerisinde aynı zamanda Dubai Akvaryumu ve Su Altı Hayvanat Bahçesi, çocuklar için Kidzania ve de olimpik ölçülerde bir buz pisti de mevcut.

(fotoğraflar için teşekkürler interestingengineering.com)

Gezerken yorulduğunuz, çıkış kapısını bulamayıp içinde kaybolduğunuz bir alandan bahsediyoruz. Gezmesi biraz zorlayıcı, zaten her yerini gezmeniz çok da olası değil:)  Ama Dubai’ye kadar gelmişken şehrin bu alametifarikasını görmemek de olmaz.

Bu arada hemen önündeki geniş alandaki su havuzları her gün muhteşem bir gösteriye sahne oluyor. 2009’da açılan ve The Dubai Fountain adı verilen bu havuzlarda dünyanın “en yükseğe çıkan fıskiye” performansı gerçekleştiriliyor! (Evet, söylemiştik, yükseklikle ilgili bir takıntı var şehrin genelinde:) 275 m’ye yakın uzunluğa sahip bu havuz ve fıskiyeler, farklı boyutlarda 5 daireden ve 2 kemerden oluşuyor.

Gösteri sırasında 22.000 galon su kullanılıyor ve sular 50 katlı bir bina yüksekliğine kadar püskürüyor! Tabi gece ışıklar da işin içine girince muhteşem bir görüntü ortaya çıkıyor, mutlaka denk gelip izleyin.

Her yerden İnsan olunca, yemekler gÜzel oluyormuŞ!

Dünyanın her yerinden insan yaşayınca tabi ki tüm dünya mutfaklarından örnekler bulmanız da mümkün oluyor! Dubai’de aklınıza gelebilecek her mutfak var!

Tabi ki popülasyonun büyük kısmının Hintli olmasından dolayı en çok ve en çeşitli seçenek Hint restoranları! Şehirde nispeten makul rakamlılardan çok uçuk paralar ödeyerek fine dining yapabileceğiniz restoranlara kadar onlarca farklı Hint restoranı bulmanız mümkün.

(fotoğraf için teşekkürler indianconfidential.com)

Biz Jumeriah Beach Hotel içerisindeki Naya isimli restoranı denedik. Otelin üst katlarında yer alan, balkonundan nefis bir Burj Al Arab manzarası görebildiğiniz ve de çok çok lezzetli yemekler yiyebildiğiniz bir yerdi, ancak çok yakın zamanda temelli olarak ne yazık ki kapanmış…

(fotoğraf için teşekkürler gourmettimesdubai.com)

Bu nedenle gidin deneyin diyemiyoruz:(  Bunun yerine şehirdeki diğer Hint restoranlarına göz atalım derseniz sizi buraya alalım:)

Dubai’de aklınıza gelebilecek her türlü burger restoranı mevcut!  Johnny Rockets, Gourmet Burger Kitchen ve Five Guys gibi meşhur zincirleri bulabiliyorsunuz. Bunun dışında en dikkat çekici burgercilerden biri SALT. Kite Beach’te yer alan bu burger mekanı aslında bir restoran değil, bir “food truck”. Sadece bir kamyon olarak başlayan mekan zaman içinde plajda geniş bir oturma alanına yayılmış, ve hatta şehirde Dubai Mall ve Dubai Marina’da başka şubeler de açmış.

Menü son derece net, sadece 3 çeşit burger var!  Wagyu beef ile hazırlanan 2 çeşit ve de bir tane tavuklu burger servis ediyorlar, bunun dışında da patates kızartması çeşitleri mevcut, başka da birşey yok:)

 

(fotoğraflar için teşekkürler find-salt.com)

Dubai’de çok iddialı Peru ve Güney Amerika lezzetleri sunan restoranlar bulabiliyorsunuz. Four Seasons Dubai’nin içerisinde yer alan Coya veya Sofitel Downtown’daki Inka önde gelen Güney Amerika restoranları.

(fotoğraf için teşekkürler gourmettimesdubai.com)

Asya mutfağının Çin’den Tayland’a her versiyonunu tadabileceğiniz, Brezilya usülü churrascaria yiyebileceğiniz kısacası canınız ne çekerse bulabileceğiniz yüzlerce yer mevcut!

Hatta Günaydın, Nusr-Et, Divan gibi tanıdık isimler de var! Ne olur ama, taa o kadar yol gitmişken Türk restoranında yemek yemeyin:)

Eğer Dubai’de yeme içmenin hakkını verelim derseniz, gitmeden ön araştırma yapmanız ve de kendinize minik bir liste yapmanız tavsiye olur. “Hazırlık yapmaya hiç vaktim yok” ya da “Dubai’de azıcık vaktim var ordan oraya koşturamam” derseniz de Souk Madinat’taki restoranlardan birine girin, hiç pişman olmayacaksınız.

E burda İnsanlar dIŞarda İÇKİ İÇİYOR :)!

Evet, merak edilen konuya gelelim. Dubai’de, beklenenin aksine, insanlar dışarda, mekanlarda içki içebiliyor! Tabi ki her mekanda içki servisi yok, mekanların özel ruhsatı olması gerekiyor, ama baktığınızda pek çok yerde, hiç de gizli kapaklı olmadan hem de, çok güzel içkiler içebiliyorsunuz.

Özellikle Souk Madinat Jumeriah içerisinde pek çok restoranda içki içebiliyorsunuz, hatta kokteyl barlar bile var!

Trader Vic’s bizim en favori mekanımız oldu!  Burası, aslında 17 ülkede şubesi olan bir zincir. Yemek servisi de olan ama daha çok içkileri ile meşhur bir kokteyl bar.

(fotoğraf için teşekkürler timeoutdubai.com)

İçki menüsü çok geniş, çok özel ve lezzetli kokteyller yapıyorlar. Bazı geceler canlı Küba müzikleri bile oluyor. Kesinlikle gidilip görülmesi,  hatta uzun uzun keyif yapılması gereken yerlerin başında yer alıyor.

(fotoğraf için teşekkürler tradervicsmadinat.com)

Dubai Mall’un hemen dibindeki Karma Kafe de oldukça pahalı bir Asya restoranı, ancak aynı zamanda da nefis kokteyller yapan bir bar! Yemekler fazla pahalı gelebilir, gerçi içkiler de ucuz değil ama keyifli bir kokteyl yudumlamak ve bir yandan oturduğunuz yerden Dubai Mall Fountain gösterisini izlemek isterseniz harika bir yer!

Gidemediğimiz ama çok duyduğumuz diğer barlar ise, oldukça pahalı ve güzel bir Peru restoranı olan Coya, Grosvenor House Hotel’in terasında yer alan Siddharta Lounge, ve H Hotel’in tepesinde yer alan 40 Kong. Daha da çok seçenek isterseniz de sizi Dubai’nin en iyi 20 barı listesi için buraya alalım.

Dubai 2-3 günlüğüne giderseniz gezmesi görmesi keyifli bir yer. Sadece Dubai’ye gitmek için gidilir mi derseniz, bizce hayır:)  Ama yolunuz olur da düşerse, bu yazıdaki mekanları deneyin,  çok memnun kalacaksınız!

HİNT MUTFAĞI SEVENLERE: DUBB INDIAN BOSPHORUS

Farklı dünya mutfaklarına ait yüzlerce restoran bulunan canım ülkemizde, ne yazık ki Hint mutfağı deyince, seçenekler epey az.

Hilton Harbiye’nin içinde yer alan Dubb Indian Bosphorus ise, İstanbul’da gerçekten hakkını vererek Hint yemekleri yapan bir restoran olarak bizi pek mutlu etti!

BOĞAZ MANZARASINDA HİNT LEZZETLERİ:

Dubb Indian Bosphorus, kış aylarında otelin Boğaz manzaralı 9.katında, yazın ise keyifli, yeşillikler içerisinde ve tabi ki yine Boğaz manzaralı bahçesindeki yazlık yerinde hizmet veriyor.

(fotoğraf için teşekkürler bosphorus.dubbindian.com)

Mekanın yemeklerinin başarısı ile ilgili ufak bir ipucu: Biz yemeğe Hintli bir misafirimizle gittik ve kendisi de yemekleri çok beğendi! Bu nedenle, en azından Hindistan dışında yenebilecek iyi alternatiflerden biri demek ki diye düşünüyoruz:)

(fotoğraf için teşekkürler bosphorus.dubbindian.com)

Restoran, geleneksel Hint mutfağına ait aklınıza gelebilecek her türlü lezzeti sunuyor. Ve tabi ki yemeklerin pek çoğu, olması gerektiği gibi oldukça baharatlı! Eğer çok acı yiyemiyorsanız ya da çeşitli alerjileriniz varsa sipariş sırasında garsonlardan tavsiye ve destek almanızı öneririz:)

NE YİYELİM:

Hint mutfağı, dini yaklaşımların ve kültürel geleneklerin de etkisiyle, vejeteryan seçenekleri çokça bulunan bir mutfak. “Ben vejeteryan değilim, et yemeden doymam” diyorsanız korkmayın, menüde bolca tavuk ve et çeşitleri de mevcut.  Vejeteryan yemekler ise insanı şaşırtacak kadar lezzetli ve doyurucu, çok da ön yargılı yaklaşmamak lazım.

(fotoğraf için teşekkürler thefork.com)

Hint restoranına geldiysek, nefis ekmeklerden yani Naan’lardan yememek olmaz. Ne sipariş edecekseniz edin, yanına mutlaka bu geleneksel, bizdeki lavaşı anımsatan ekmeklerden söyleyin. Sade yiyebileceğiniz gibi sarımsaklı ya da tereyağlı seçenekleri de alabiliyorsunuz. Özellikle bol soslu ve sulu yemeklerin yanında nefis gidiyor.

(fotoğraf için teşekkürler lokantalarim.net)

Menü çok kapsamlı. Çorba ve salata çeşitleri, ara sıcaklar ve sonrasında da oldukça geniş bir yemek listesine sahip.

Et ve tavuk ağırlıklı tandoori çeşitleri, vejetaryan veya vejeteryan olmayan curry çeşitleri ve tabi ki safranlıdan kuzu etliye çeşit çeşit pilavlar.

Bizim bu geniş menüden en sevdiklerimiz aşağıdakiler oldu:

  • Mushroom Tikki: Nohut unu ile yoğrulmuş mantar köftesi
  • Curd & Cheese Tikki: Yoğurt, nane ve Hint baharatlarıyla harmanlanmış peynir köftesi.
  • Dal Makhani: Tereyağ, krema ve makhani ismi verilen bir sosla pişirilmiş siyah mercimek.
  • Samosa: Patates, bezelye, üzüm ve kaju dolgulu geleneksel Hint böreği.
  • Dal Tarka: Körü soslu ve çok acı kırmızı biberli kırmızı mercimek

(fotoğraf için teşekkürler bosphorus.dubbindian.com)

Beraber yemeğe gittiğimiz Hintli misafirimiz vejeteryandı, biz de saygımızdan ötürü hiç et yemedik, ama itiraf edelim aklımız bazı yemeklerde kaldı:) Bir dahaki sefere deneyelim dediklerimiz:

  • Butter Chicken: Makhani soslu tandırda krema, bal ve tereyağı ile pişirilmiş tavuk köri.
  • Rogn Josh Kashmiri: Taze zencefil, soğan sosu, yoğurt ve sarımsak ile tatlandırılmış kuzulu köri.
  • Lamb Biryani: Hint baharatları ile tatlandırılmış kuzu etli basmati pilavı.

Menüde tatlı seçenekleri de mevcut ancak ne yalan söyleyelim, aklımızı çok da çelen bir seçenek olmadı. Yine de denemek isterseniz Hint usulü Safranlı sütlü pirinç muhallebisi, yeşil kakule ve incir ile tatlandırılmış irmik tatlısı veya kuru üzüm, kaju ve sütle hazırlanmış havuç tatlısı gibi lezzetler deneyebilirsiniz.

(fotoğraf için teşekkürler lokantalarim.net)

Dubb Indian Bosphorus, çok ekonomik bir restoran sayılmaz ama çok aşırı pahalı da değil. Vejetaryan yemekler genellikle 30 TL – 50 TL arasında, etli / tavuklu seçenekler de 50 TL – 70 TL civarlarında. (Tabi bunlar yaz dönemi fiyatlarıydı, zam olmuş olabilir, bakmak lazım)

Porsiyonlar oldukça doyurucu, zaten bol soslu ve yoğun içerikli yemekler olduğundan çok da fazla yiyemiyorsunuz. 2 kişiden fazlaysanız sipariş vereceğiniz her şeyi ortaya söyleyip tatmakta fayda var, böylece azar azar pek çok lezzeti deneyebilirsiniz.

Restoranda alkol servisi de mevcut, hem kokteyller hem de şarap ve bira alternatiflerini menüde bulabiliyorsunuz.

Değişik lezzetler yemek, farklı bir mutfağa ait tatlar keşfetmek istediğiniz bir gün, bizde Dubb Indian Bosphorus’u gidip bir deneyin. İstanbul’da başka gerçekten güzel ve otantik bir Hint restoranı biliyorsanız da, lütfen bize haber verin :)!

 

 

 

 

 

 

 

EN GÜZEL LİMAN: BERGEN,NORVEÇ

Muhteşem Norveç gezimizin son durağına ve de yazı dizimizin son yazısına geldik!

Norveç gezimizin son durağı, ülkenin güney batısında yer alan ve de Oslo’dan sonraki en büyük şehir olan Bergen.

En büyük ikinci şehir derken de büyük bir yer beklemeyin, 2018 rakamlarına göre şehrin merkezi 280.000 kişi, tüm metropolitan bölgesini dahil ederseniz de 420.000 kişilik bir yerleşimden bahsediyoruz.

Şehrin tarihi 1020’lere dayanıyor, konumundan dolayı da bir ticaret merkezi olarak doğuyor ve gelişiyor. 13.yy’da başkent olan Bergen şehri, bu ünvanı 1830’larda Oslo’ya devredene kadar da Norveç’in en büyük şehri olmaya devam ediyor.

Flam’dan Bergen’e

Gezimizin bir önceki durağı, fjordların tam kalbinde yer alan muhteşem köy Flam’dı. (Eğer Flam’ın detaylarını okumak isterseniz sizi buraya alalım.)

Flam – Bergen arası, arabayla yaklşık 3,5 saatlik bir yol. Dilerseniz bu yolu trenle de gidebiliyorsunuz ancak daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi trenler oldukça pahalı, eğer 2 kişi veya daha kalabalıksanız, araba kiralamak kesinlikle çok daha ekonomik oluyor.

Flam – Bergen arasındaki yol, tıpkı Oslo- Flam yolu gibi çok keyifli. Tüm yol, dağlardan, ormanlardan ve minik minik yerleşim yerlerinden geçerek gidiyorsunuz. Tabi ki yolun bu tarafında da bol bol tünellerden geçiyorsunuz ama tabi ki önceki yolumuzdaki Laerdal Tüneli’nden sonra bunlar hiç bir şey değil:)!

ResİM GİBİ BİR lİman : Bryggen

Bryggen, hemen hemen tüm Bergen fotoğraflarında gördüğünüz yan yana dizili renkli evlerin olduğu liman bölgesi. Limanın tarihi 1070’lere dayanıyor, Norveç’in kuzeyleri, İzlanda ve de Avrupa kıtasına yapılan tüm ticaret yolunun merkezi olmuş. Bölge, 1979 yılından beri Unesco World Heritage Site listesinde yer alıyor.

Bryggen limanı, aynı zamanda eski şehrin merkezi durumunda. Liman çevresinde pek çok restoran, cafe ve mağaza bulmanız mümkün. Aynı zamanda, Bergen çevresindeki fjordları gezen gemi turları da buradan kalkıyor.

Önerimiz, bu bölgedeki bir otelde kalmanız, böylece şehrin nerdeyse tüm gezilecek yerlerine yürüyerek ulaşabiliyorsunuz. Biz, Scandic Neptun‘de kaldık.  Eski bir otel, ancak konumu muhteşem, limanın hemen bir sokak paralelinde yer alıyor. Oldukça büyük bir otel, odalar çok yeni değil ama ferah. Üstelik harika bir açık büfe kahvaltı sunuyor.

Bergen’e bİr tepeden bakmak: Floibanen

Bergen’e geldiyseniz, mutlaka yapmanız gereken atraksiyonların başında yer alan Floibanen, hemen eski şehir merkezinden kalkan ve Floyen tepesine çıkan bir funiküler hattı.

Limandan 7-8 dk yürüyerek istasyona ulaşyorsunuz. Yaklaşık 8 dk’lık bir yolculukla sizi, deniz seviyesinden 320 m yukarda olan Floyen’e çıkartıyor. Burada da, hele güzel bir havaya da denk geldiyseniz, muhteşem bir Bergen manzarası sizi bekliyor!

Floyen tepesinde manzaranın yanı sıra harika bir park içerisinde yürüme fırsatınız da var. Önerimiz, tepeye funiküler ile çıkın, manzaranın tadını çıkardıktan sonra, önce parkın içinde biraz dolaşın, sonra da dönüş yolunu çok keyifli bir orman içinde yokuş aşağı yürüyerek yapın. Biraz zaman alıyor, ancak hava güzelse harika oluyor. Dönüşte funikülere binmeyin, biraz temiz hava alın:)

Funiküler, sabah erken saatlerde açılıyor ve genellikle akşam 23:00’e kadar devam ediyor. Önerimiz, sabah erken saatlerde gitmeniz, genellikle epey uzun bir sıra oluyor. Bu sizi üzmesin, sıra oldukça hızlı ilerliyor. Sabahtan gidip, güneş de varken manzaranın tadını çıkarırsanız, hem daha keyifli bir etkinlik olacak, hem de günün sonrasını daha rahat planlayabileceksiniz.

Sırada beklemek derken, funiküler sırasında beklerken hemen yanda yer alan muhteşem de bir kahve mekanı keşfettik! Godt Brod isimli bu cafe’den nefis kahveler, kruvasan veya sandviçler almanız ve de sırayı çok daha keyifli beklemeniz de mümkün, aklınızda olsun.

 

Fjord gezmeden olmaz

Norveç’te bir şehre gelip de fjordları gezen bir gemi yolculuğu yapmamak olmaz!

İtiraf edelim, Flam’daki fjordlardan sonra burdakiler biraz sönük geldi, ama eminiz, ilk turu burda yapıyor olsaydık hayran kalırdık!

Bryggen limanından kalkan tur, 3 saat sürüyor. Bu tur sırasında, önce Nordhordaland Köprüsü’nü görüyor, sonrasında da Osterfjord boyunca ilerleyecek Mostraumen bölgesine kadar gidiyorsunuz. Yolda tabi ki onlarca şelale, minik yerleşim yerleri, dik ve yüksek fjordlarla muhteşem bir doğa sizi bekliyor. Flam’dakilere kıyasla burdaki alanlar biraz daha meskun, arada biraz daha sık ev, köy görebiliyorsunuz.

Turun sonlarına yakın, kocaman bir şelaleye yanaşıyorlar, kaptan ve görevliler bu şelaleden akan buz gibi suları, şişelere doldurarak yolculara ikram ediyor. Gerçekten çok ama çok lezzetli bir su, içmeden dönmeyin.

Bergen’de ne yenİr?

Valla, denİzden ÇIkan her Şey yenİr!

Şehrin alametifarikalarından biri, hemen limanda yer alan kocaman bir balık pazarı!!  Bu alanda, hem garsonların servis yaptığı, oturup keyifle yemek yiyebileceğiniz restoranlar, hem de ayaküstü seçtiğiniz balıkları, deniz mahsüllerini pişirip size veren, atıştırarak yürümeye devam edebileceğiniz standlar mevcut. (Yalnız ne yaparsanız yapın, deniz mahsülü dışındaki yiyeceklere çok da itibar etmeyin, biz standların birinden bir paella yiyelim dedik, bin pişman olduk: )

Tabi ki en çok bulacağınız şey, somon. Somonun her türlüsünü, çiğ olarak servis edilen sashimiden füme somona, ızgara edilmişten burger köftesi haline gelmişe kadar her türlü somonu yiyin ve deneyin.

(fotoğraf için teşekkürler visitbergen.com)

Bunun dışında yine bölgede yetişen balıklardan Halibut, Yellowfin Tuna ve Bluefin Tuna’yı da, hem çiğ hem pişmiş yiyebilirsiniz. Tabi seçenekler sadece balıklarla sınırlı değil! Istakoz ve yengeç gibi kabuklular, karidesler ve de en muhteşemi, devasa deniz tarakları yani King Scallop’lar yiyebiliyorsunuz.

Norveç’teki her yer gibi, burda da fiyatlar yüksek, ne yazık ki bu canım yiyecekleri çok da ucuza yiyemiyorsunuz. Ancak en azından, Türkiye’de yeme fırsatımız olmayan çeşitlere para ödediğimizi düşünmek biraz da olsa insanın içine su serpiyor. Bu nedenle de, ne yapıp edin, yemeklerinizi hep deniz mahsullerinden seçin, bari para boşa gitmesin:)

Sosİs sevenlerİ buraya alalIm

Bergen’in deniz mahsullerinden sonra en meşhur olduğu yiyecek dev sosisleri! Şehrin hemen merkezinde, liman ve funiküler istasyonunun hemen ortasında yer alan 3-Kroneren isimli mekan da, şehrin en meşhur yerlerinden biri.

Burası minik bir stand, oturma yeri vs yok, sosislilerinizi alıp elde yiyorsunuz. Ancak inanın buna kesinlikle değiyor!!! 3-Kroneren’de dana, sosis ve kuzu etinden çeşitli sosisliler yemeniz mümkün, en meşhur oldukları ise geyik sosisi!

(fotoğraf için teşekkürler bergenfoodtours.com)

Bu sosisi, diğerlerinden farklı olarak kızarmış soğan, hardal ve de lingonberry dedikleri, bu bölgede yetişen bir böğürtlenin sosu ile sunuyorlar. Geyik etiyle bu tatlı sosun uyumu ise muhteşem, mutlaka deneyin!

Bergen, gezmesi, yemek yemesi çok keyifli bir şehir ama geceleri çok sakin! Elbette yerel halkın bildiği yerler mutlaka vardır, ancak bizim gördüğümüz, liman bölgesindeki minik barlar haricinde pek bir heyecan yok! Daha önce Stockholm’de gittiğimiz ve pek beğendiğimiz Ice Bar’ın burda olduğunu öğrenince önce minik bir heyecan yaptık, ama mekana gidip de gerçekle yüzleşince hevesimiz kursağımızda kaldı. İsmi sizi yanıltmasın, diğer şehirlerdeki Ice Bar ile pek alakası yok. Şehrin daha çok iş yeri olan tarafında bir apartmanın girişinde yer alan tuhaf bir mekan, biz gittiğimizde içerde sadece 2 kişi, kapıda da uyumak üzere olan bir görevli vardı. Kapıdan bile girmeden koşarak geri döndük:)

Norveç gezimizin son durağı Bergen’de bol bol yedikten sonra gezimizi, Bergen’den Oslo’ya uçup, Oslo’dan da İstanbul’a dönerek tamamlamıştık. Dilerseniz Bergen- Oslo arasını da tabi ki trenle ya da arabayla gezerek geçebilirsiniz.

Biz tek kelime ile Norveç’e bayıldık!! Fırsat olsa, keşke ilerde tekrar gitsek, daha kuzeyleri gezsek, Kuzey Işıkları’nı izlesek.

Gezinin diğer yazılarını okumak isterseniz, tüm gezinin özeti için buraya, Oslo detayları için buraya, fjordların kalbindeki minik köy Flam için de buraya tıklayabilirsiniz.

FJORDLARIN KALBİNDEKİ ŞEHİR: FLAM, NORVEÇ

Muhteşem Norveç turumuzun 2.durağı, tüm gezinin belki de en çok hayran kaldığımız yeri oldu!

Flam, fjordların tam kalbinde yer alan mini minnacık bir köy. Köyün nüfusu 2014’te 350 kişiymiş, şimdi de çok kalabalıklaştığını söyleyemeyiz:) Ancak bulunduğu muhteşem konumdan dolayı her gün yüzlerce turistin ziyaret ettiği bir köy. Hatta pek çok Norveç Fjordları Cruise gemilerinin duraklarından biri haline de gelmiş durumda. Yılda nerdeyse 450 bin kişinin ziyaret ettiği bir yer burası!

(fotoğraf için teşekkürler visitnorway.com)

Turist akını bölge insanlarını ve de bazı yazar, gazeteci kişileri isyana yöneltmiş durumda, özellikle cruise gemilerinin bölgenin doğasına büyük zarar verdiği yönünde şikayetler her sene artıyor.

Flam, Sognefjorden isimli büyük fjordun bir kolu olan Aurlandfjorden’ın en içerdeki noktasını oluşturuyor. Bu köye dair ilk tarihi bilgiler ise 14.yy’ın ortalarına dayanıyor.

Oslo’dan Flam’a yolculuk

Oslo’dan Flam’a yaklaşık 320 km’lik bir yol mevcut. Ükedeki çok ciddi hız sınırları, ve de arada bol bol tünel geçiyor olmanızdan dolayı da bu yol nerdeyse 5 saat sürüyor. İşin en güzel yanı ise, 5 saat boyunca Norveç’in muhteşem doğası içinde dağlardan, ovalardan, minik köyler ve göller arasından giden bir yolda gidiyorsunuz, bu nedenle de yolun uzunluğu hiç ama hiç üzmüyor.

Tünel demişken, Norveç’in alametifarikalarından biri de tüneller. Tüm ülkenin dağlar ve fjordlarla çevrili olduğunu düşünürsek, tünel inşaatı ciddi bir ihtiyaç konumunda. Norveç’te şu anda 1000’in üzerinde tünel olduğundan bahsediliyor, kısacası tüm ülkeyi tünellerle donatmış durumdalar!

Oslo-Flam yolundaysa, hazır olun, Dünyanın En Uzun Tüneli olan Laerdal Tüneli’nden geçme şansınız oluyor. 2000 yılında açılmış olan tünel, tam tamına 24,5 km uzunluğunda! (Biz tünele farkında olmadan girdik, epey bir süre yol gittikten sonra tünelin sonuna gelmediğimizi farkedince bir anda duruma ayıldık:)

(fotoğraflar için teşekkürler wikipedia.com ve qlcompany.nl)

Her 6km’de bir, tünelin içerisindeki yol geniiliyor, sağda birer arabalık durma yerleri olan bir alana geliyorsunuz. Bu kısımların  ışıklandırması da tamamen farklı, tünelin genelindeki ışıklandırmadan farklı olarak masmavi ışıklarla aydınlatılmış geniş bir mağaradan geçerek tünele devam ediyorsunuz.

Güneş hissi vermesi amaçlanan sarı köşelerle beraber bu mavi ışıklandırmanın amacı, hem uzun süren yol sırasnda sürücülerin dikkatinin dağılmasını önlemek hem de nerdeyse 20dk süren bu tünel yolcuğunda klostrofobik bir moda geçen kişilere minik de olsa bir mola yeri vermekmiş.

Tünelden çıktığınızda ise tam bir cennetle karşılaşıyorsunuz. Yemyeşil bir doğa sizi yeniden karşılıyor, zaten çok kısa bir süre içinde de Flam’ın merkezine ulaşmış oluyorsunuz.

Eğer dilerseniz bu yolu trenle de gidebiliyorsunuz, trene bağlı olarak yaklaşık 6 saat bir yolculuk oluyor. Yine oldukça güzel yollardan geçiyorsunuz ancak tabi ki trenler çok pahalı. Eğer 2 kişiden fazlaysanız ve araba kullanmayı çok seven biriyle seyahat etme şansına sahipseniz kesinlikle araba ile gidin:) Trenleri incelemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Naeroyfjord’un kalbİ FlAm

Köyde yapılacaklar son derece belli:) Fjordları ve doğayı gezeceksiniz!

Biz, Pazar günü erken saatlerde Oslo’dan yola çıkmıştık, 5 saatin sonunda Flam’a ulaşıp öncelikle otelimize yerleştik. Otel konusu önemli, çünkü çok ufak bir yer olması nedeniyle çok da fazla seçeneğiniz yok. Dolayısıyla buraya gelmeden önce mutlaka ve mutlaka otelinizi ayırtın, son dakika yer bulma ihtimaliniz neredeyse sıfır.

Biz, açıkçası köyün en güzel otellerinden biri olan Fl??msbrygga’da kaldık. Otel, hemen köyün içinde ve suyun kenarında, dolayısıyla uyandığınızda minik balkonunuzdan nefis bir manzara görebiliyorsunuz. Otelin aynı zamanda köyün en güzel yemeklerini yiyebileceğiniz bir restoranı ve de kendi biralarını yapan bir pub’ı mevcut, bunlardan birine de mutlaka gidin.

Tarİhİ trenle doĞanın İÇİne yolculuk

Köydeki en sık yapılan aktivitelerden biri, tarihi bir tren hattı olan Flamsbana ile 1 saatlik bir yolculukla Myrdal durağına na gidip gelmek. Bu tren hattı dünyanın en güzel tren yollarından biri olarak adlandırılıyor. Deniz seviyesinden bindiğiniz tren sizi 867m yüksekliğe kadar çıkartıyor, bu arada da muhteşem dağlar ve onlarca şelale görebiliyorsunuz.

(fotoğraf için teşekkürler nordicvisitor.com)

Yolun bir noktasında tren duruyor, ve aşağı inerek muhteşem bir şelalenin yanına , Kjosfossen Şelalesi’ne gidebiliyorsunuz. Fotoğraf çekmek için şahane bir fırsat! Yalnız işin biraz komik tarafı, sanırım biraz fazla turistik olması ile sevmediğmiz kısmı, birden tepelerden kırmızılar içinde bir kadın çıkıyor. Yerel bir müzik başlıyor, ve kadın dansetmeye başlıyor:) Yaklaşık 5dk bir danstan sonra da aniden kayboluyor. İşin hikayesi de şu, mitolojiye göre bu kadın Huldra. Dağlarda belirerek gezenleri büyülüyor ve ormanın içine doğru çekiyor, bu dansla da bu mitolojik hikayeye bir minik gönderme yapıyorlar. Tabi bayaa saçma olmuş, epey gülüyorsunuz o ayrı:)

(fotoğraf için teşekkürler nordicvisitor.com)

Biz gidiş geliş bir tur yaptık, yani 1 saatlik yolculuğun sonunda Myrdal’da 15dk bir mola verdik, sonra yeniden 1 saatlik bir tren keyfi ile Flam’a geri döndük. Dilerseniz dönüş yolunu bisiklet kiralayarak da yapabilirsiniz ama tabi oldukça iddialı bir yol olabilir. (Myrdal durağından Bergen ve Oslo’ya giden trenler de kalkıyor, pek çok kişi bu Flam -Myrdal hattını bu trenlere bir bağlantı olarak da kullanıyor)

Flam’a geri döndüğümüzde, minik bir alışveriş turunun ardından (hemen tren istasyonunun yakınında çok güzel bir kaç dükkan var, hediyelik eşya veya Norveç ürüneri almak isterseniz çok başarılılar) akşam yemeğine geçtik. Yemeği, bahsettiğimiz gibi otelin restoranında, Flamstova‘da yedik, ama dilerseniz köyde farklı birkaç yer daha mevcut.

YeŞİl, yeŞİl ve daha Çok yeŞİl:

Cumartesi sabahı ise, otelde güzel bir kahvaltının ardından asıl gelme nedenimiz olan Fjord Gemi Turu maceramıza başladık. (Bir minik not, eğer kahvaltı etmediyseniz hemen tren istasyonunun dibindeki Flam Bakery çok başarılıymış, aklınızda olsun)

Hemen köyün içerisindeki rıhtımdan kalkan tur bizi 3 saat boyunca Naeroyfjord içerisinde gezdirdi. Bu bölge, Unesco World Heritage listesinde yer alan bir yer. Bazı yerlerde 1800m yüksekliklere çıkan fjordlara ve çok dar geçişlere sahip, muhteşem bir bölge.

Önemli bir not, hava köyde nasıl olursa olsun bu turda üşüyorsunuz! Dolayısıyla kat kat giyinmeyi, atkı / şapka almayı ve sıkı bir mont-rüzgarlık giymeyi, hangi mevsimde giderseniz gidin sakın unutmayın! Neyse ki turu yaptığımız geminin her yeri camlarla kaplı, dolayısyla rüzgara dayanamayıp içerde otursanız bile manzaranın tadını çıkarabiliyorsunuz. Dilerseniz de geminin dışına çıkıp açık havada takılabiliyorsunuz.

(fotoğraflar için teşekkürler visitflam.com)

3 saat boyunca ağzımız açık manzarayı izledik! Yüksek fjordlar, aralardaki muhteşem şelaleler, minik yerleşim alanları ile burası tam bir cennet! Hiç alışık olmadığımız bir doğa, bizi bizden aldı!

Turun son durağı, Gudvangen isimli bir köy. Satın aldığımız tur, gidiş dönüş içeriyordu dolayısıyla 3 saatlik bir gemi turunun ardından Gudvangen’de 20dk bir mola verdik ve ardından tur şirketinin otobüsleri ile 15dk bir yolculukla Flam’a geri döndük. Gemi turunun detaylarını incelemek, fiyatlarına bakmak isteyenleri buraya alalım.

 

Flam’da toplamda 1 gün geçirmiş olduk ama buraya tek kelimeyle bayıldık! Eğer Norveç’e gidecekseniz ve amacınız doğayı, fjordları görmekse kesinlikle uğranması gereken duraklardan biri burası!

Yazı dizimizin son kısmı, gezimizin son durağı olan Bergen şehri olacak. Flam’dan Bergen’e doğru yola çıkıyoruz, yeni yazı çok yakında!

Gezimizin diğer durakları ile ilgili yazıları da okumadıysanız, Oslo yazımız için buraya, tüm gezinin özeti için de buraya tıklayın.

İZMİR’DEN LEZZET KEŞİFLERİ

Keyifli gezilerimizin hepsi de yurt dışına olacak değil ya!

Geçen aylarda harika bir İzmir hafta sonu yaptık. Bu minik gezimiz sırasında da güzel İzmir’in pek lezzetli ve keyifli yeme içme mekanlarını keşfettik. (Tabii İzmirli arkadaşlar için çok yeni keşifler olmayabilir, artık bir İstanbullu olarak bizi mazur görün:)

Bready’s Snack & Bites

2016 yılının sonunda İzmir Alsancak’ta açılan Bready’s Snacks & Bites, kurumsal hayattan sıkılıp kendini mutfağa atan 2 gencin eseri. Ofis hayatlarını bir kenara bırakıp, MSA’da eğitimler aldıktan sonra da bu tatlı mekanı açmışlar.

Mekan, isminden de anladığınız üzere fast food konseptinde, hızlı yenecek lezzetler sunuyor. Yalnız fast food diyince, her yerde bulabileceğiniz standard yiyeceklerden bahsetmiyoruz.

Tüm burgerlerinde, %100 doğal ekşi maya hamurundan yapılan özel bir brioche ekmeği kullanıyorlar, yiyip yiyebileceğiniz en pufuduk ve lezzetli ekmek olabilir! Yumuşacık, çok hafif, hiç ekmek yemiyormuşum hissi veren ama çok da lezzetli bir ekmek, nasıl oluyor biz de anlamadık.

Köfteler ev yapımı, yanlarında gelen baharatlı patateslerse çok ama çok başarılı!

Mekanın en dikkat çeken, ve bizim en bayıldığımız seçeneği ise Black Burger isimi verdikleri muhteşem burger! İsminden de anlaşıldığı üzere, siyah ekmek ile yapılan bir burger. Ekmeğe rengini ise mürekkep balılığı mürekkebi veriyor. Giderseniz mutlaka deneyin!

Bready’s menüsünde burgerlere ek olarak kahvaltı seçenekleri, yumurta ve omlet çeşitleri ve de füme kaburga & cheddarlı tost veya avokadolu açık sandviç gibi farklı lezzetler de mevcut. Menüyü incelemek isterseniz sizi buraya alalım.

Alsancak’ta bir sokak içerisinde, minik bir iç mekan ve daha da minik bir balkona sahip, şirin ve sakin bir lezzet köşesi. Yolunuz düşerse, tok bile olsanız, mutlaka gidip deneyin! (Biz Reyhan’da tıka basa tatlı yedikten sonra gittik, yine de birer burger yedik, siz düşünün artık:)

(fotoğrafların hepsi için teşekkürler??instagram.com/breadybites/)

Arpege Pattiserie

Alsancak’taki bir diğer lezzet köşesi ise, Arpege isimli patisserie. 2013’te açılan bu tatlı mekanın kurucusu ve şefi Metin Saruhanlı pastacılık eğitimini Paris’te, Ecole Suprieure de Cuisine Française, ESCF Ferrandi ve Ecole Bellouet Conseil’de tamamlayıp, Türkiye’ye döndükten sonra Arpege’i açmış.

Daha içeri girer girmez burasının bir Fransız pastanesi olduğunu anlıyorsunuz. Çeşit çeşit makaronlar, milföy ve ekler çeşitleri ve görüntüleri de en az lezzetleri kadar güzel onlarca çeşit mini pasta. Aynı zamanda kendi dondurmalarını da yapıyorlar.

Bizim en sevdiğimiz, bademli joconde kek, çilek, vanilyalı krema ve badem ezmesi ile yapılan Fraiser oldu! Çok lezzetli, ve kendinden beklenmeyecek kadar hafif bir tat, insan tek başına kolaylıkla yiyiyor.

Tatlıların dışında Arpege’de muhteşem kruvasanlar, parmesanlı ya da zeytin ezmeli milföy gibi hamur işleri, tartlar, kek ve kurabiyeler bulmanız da mümkün.

Arpege’de bunların dışında çok keyifli bir kahvaltı yapma şansınız da var!?? Kendi yaptıkları nefis bir brioche ile hazırlanan, yumurta, hollandaise sos ve füme etli Breakfast Burger son derece doyurucu pofuduk omletler, çırpılmış yumurta veya granola gibi pek çok seçenekle keyifli bir kahvaltı yapabilirsiniz. Hava güzelse, mekanın hemen önündeki minik bahçede oturun deriz:)

(tüm fotoğraflar için teşekkürlerinstagram.com/arpegepatisserie)

İzmir’den mekan önerilerimiz bu kadar değil tabi ki!! Yazılarımız devam edecek, takipte kalın!

 

 

NORDİK CENNET NORVEÇ: OSLO’DA 48 SAAT

Muhteşem Norveç gezimizin detaylarını okumaya hazır mıyız!

Yazı dizimizin ilk kısmında şahane Norveç tatilimizin planını kısaca anlatmıştık okumayanları buraya alalım:)

Şimdi sıra, şehir şehir detaylarda.

Buna da hem ilk durağımız hem de ülkenin başkenti olan Oslo ile başlayacağız.

48 Saatte Oslo:

Oslo, ülkenin güneyinde yer alan, hem başkent hem de en büyük şehir.

Büyük derken, 2017 rakamlarına göre şehrin nüfusu, civarındaki tüm köy ve kasabalar dahil 1,5 milyon:) Şehir 1040’larda kurulmuş, o günden beri de ülkenin gelişen en önemli şehri olmaya devam ediyor.

 

Oslo’da 2 GÜNÜMÜZ VAR, nerelerİ gezelİm gÖrelİm?

Vigeland Park:

  • Açık hava bir heykel müzesi. Hatta, dünyanın, tek bir sanatçıya ait eserleri barındıran en büyük heykel müzesi olarak da tanımlanıyor. Parkta, heykel sanatçısı Gustav Vigeland’ın 1907-1942 yılları arasında yaptığı 200’den fazla heykel bulunuyor.

(fotoğraflar için teşekkürler visitoslo.com ve theculturetrip.com)

Karl Johans Gate CADDESİ:

Şehrin en büyük ve merkezi caddesi. Uzun bir cadde, üzerinde pek çok restoran, cafe, mağaza bulabiliyorsunuz. Boydan boya yürümekte fayda var, zaten bu cadde üzerinde ya da yakınında pek çok görülmesi gereken tarihi binayı da görebiliyorsunuz.

(fotoğraf için teşekkürler norway.nordicvisitor.com)

Akershus Kalesİ:

Hemen deniz kıyısında bulunan bu büyük kale, 1300 yılında dönemin kralı Hakon V tarafından yapılmış. Zaman içerisinde eklemeler ve renovasyonlarla günümüzdeki halini alan kale günümüzde yemyeşil bir park içerisinde hala ihtişamını koruyor. Resmi törenler dışınnda çeşitli festivaller ve konserler de burda yapılıyormuş. İlgileniyorsanız kalenin içini rehberli turlarla da gezebiliyorsunuz.

(fotoğraf için teşekkürler visitoslo.com)

Oslo Opera BİnasI:

Denizin hemen kıyısında bulunan ve değişik mimarisi ile dikkat çeken bina 2008 yılında yapılmış. Binadaki gösterilere bilet alarak katılabiliyorsunuz, ya da dilerseniz sadece gezip görmeye, ve de özellikle etrafındaki teras alanlarından Oslo manzarası izlemeye gidebilirsiniz.

Aker Brygge BÖlgesi:

Şehrin güney batısında yer alan rıhtım bölgesi. Buradan, Oslo yakınındaki fjordlara giden teknelere binebiliyorsunuz. Bölge, pek çok şehrin rıhtımlarında olduğu gibi bir yeme içme eğlenme merkezine dönüşmüş durumda, denizin etrafına dizili onlarca restoran, cafe ve bar bulabiliyorsunuz. Meydanda sokak sanatçılarının gösterilerini izleyebiliyor, ya da özellikle yaz aylarında yapılan minik festivallere denk gelebiliyorsunuz. Şehrin oldukça canlı, cıvıl cıvıl bölgelerinden biri.

 

Akşam üstü içkisi ya da akşam yemeği için çok ama çok keyifli bir bölge, mutlaka gidin! (Yeme içme detaylarında bu bölgedeki bir kaç mekanı da anlatacağız, az sonra)

 

(fotoğraf için teşekkürler visitonorway.com)

Bölgede aynı zamanda dikkat çeken mimarisi ile Astrup Fearnley Modern Sanat Müzesi’ni ve Nobel Barış Merkezi’ni görebilirsiniz.

(fotoğraflar için teşekkürler visitoslo.com

Munch MÜzesi:

Muhtemelen hepimizin bildiği Çığlık tablosunun ressamı Norveçli sanatçı Edvard Munch’un eserlerini görebileceğiniz müze, 1963 yılında açılmış. Müzenin önümüzdeki yıllarda daha modern yeni bir binaya taşınmasından bahsediliyor, Oslo Opera binasının yakınlarında inşaa edilen yeni binanın açılışının 2020’de yapılması planlanıyor.

Viking Ship Museum:

Şehrin Bygdoy bölgesinde yer alıyor. (Müzeler ilginizi çekmese bile bu bölgeyi gezip görmek için mutlaka gidin! Oslo’nun en şık, en kocaman malikanelerinin olduğu harika bir bölge, mutlaka görmek lazım!) Viking Gemi Müzesi‘nde 3 tane orijinal Viking gemisini görebiliyor, Viking tarihi ile ilgili bilgiler edinebiliyorsunuz. Çok büyük bir müze değil, yaklaşık 30dk-1 saat zaman ayırmanız yeterli ama gidip görmekte fayda var.

(fotoğraf için teşekkürler triphobo.com)

Fram Museum:

Yine Bygdoy bölgesinde, Viking Gemi Müzesi’ne çok yakın bir başka müze de Fram Museum. Norveç’in en iyi müzesi diye tanımlanan müzede, dünyada en kuzeye ve en güneye giden, yani kutuplara ulaşan ilk ahşap gemi olan Fram’ı görebiliyor ve de kutup keşifleri ile bilgi alabiliyorsunuz.

(fotoğraf için teşekkürler frammuseum.no)

Kon Tiki MÜzesİ:

Bygdoy bölgesinde yer alan diğer bir müze. (evet bu bölge müzeler ve malikanelerden oluşuyor:) Müzede, Norveçli etnograf ve kaşif Thor Heyerdahl’ın 1947’de Polinezya adalarına yaptığı yolculuğa ve keşiflerine dair bilgiler alabiliyor, bu yolculuğun yapıldığı salı görebiliyorsunuz.

(fotoğraf için teşekkürler visitoslo.com)

Bu seyahati anlatan belgesel 1951 yılında çekilmiş ve En İyi Belgesel dalında Oskar ödülü kazanmış. Yine bu yolculuğun hikayesini temel alarak çekilmiş olan 2012 yılı yapımı Kon-Tiki adlı film de En İyi Yabancı Film dalında Oskar adayı olmuş, ilginizi çekerse izlemeye değer.

(fotoğraflar için teşekkürler imdb.com)

en sevdİğİmİz kIsIm: yeme İÇme:)!

Norveç, eğer deniz mahsülü seviyorsanız dünyanın en güzel yerlerinden biri! Meşhur Norveç somonlarının her çeşidini, en taze ve en lezzetli halleriyle burda bulabiliyorsunuz. Zaten bizce başka da bir şey yemeyin, her şey aşırı pahalı, bari verdiğiniz paraya değsin, başka yerlerde yiyemeyeceğiniz balıkları, deniz mahsüllerini bol bol yiyin:)

BalIk yemeden olmaz dİyenlere: Fiskeriet

Şehir genelinde birden fazla şubesi olan bu restoran, bütün tatil boyunca en çok beğendiğimiz yerlerin başında geliyor. Bizim gittiğimiz, şehir merkezinde, tiyatro binasının yakınında olandı. Mekan çok büyük değil, girdiğinizde sağ tarafta çiğ satılan balık tezgahını görüyorsunuz (burdan evde yemek için çiğ ürünler de satın alınıyor) sol tarafta ise yemek servisinin yapıldığı alan var.

Menüde bol bol balık var! Menü sezonluk hazırlanıyor, taze ürünlerle yapıldığından da zaman zaman değişebiliyor ya da bazı şeyler olmayabiliyor, bu nedenle önden sormakta fayda var. Biz başlangıç olarak bir çılgınlık yapıp “Balina Sashimi” denedik. Değişik, ama çok lezzetli de değil, yani yemeseniz de olur:)

Ana yemek olarak da Fish & Chips ve Somon Burger aldık. Burgerler efsaneydi! Bugüne kadar yediğimiz en nefis somun burgerler oldukları kesin, keşke fırsat olsa da yine gitsek. Fish & Chips’ler de mekanın en meşhur yemeğiymiş, Haddock balığı kullanıyorlar, Çok hafif, yağsız hissi veren, dışı çıtır  içi yumuşacık balıklar. Fiskeriet’te yediğimiz her şeye bayıldık, şu anda yazıyı yazarken bile “keşke olsa da yesek” demeden duramıyoruz, o derece…

ÇeŞİt bol olsun, kİm ne İsterse yesİn dİyenlere: Mathallen Oslo

Avrupa’da nerdeyse bütün şehirlerde görmeye başladığımız üzeri kapalı, içerisinde farklı farklı yeme içme standları bulunan market alanlarının bir tane de Oslo’da mevcut. Mathallen Oslo’nun içerisinde Tapas Bar’dan’ cup cake’ciye, Portekiz yemekleri satan bir restorandan balıkçıya, yaklaşık 30 farklı yeme içme köşesi bulmanız olası. Kısacası giden herkesin seveceği birşey mutlaka var! Biz “Vulkanfisk” isimli balıkçıda somon sashimi, fish & chips ve karides yedik, öncesinde de Barramon isimli Tapas Bar’da birer atıştırmalık aldık. Mekanı da kocaman göbeklerle mutlu mutlu terk ettik.

(fotoğraflar için teşekkürler restaurantguiden.osloby.no ve thelocal.no)

AKER BRYGGE BÖLGESİNDEYSENİZ

Her gün de balık yiyemeyiz derseniz ve de Aker Brygge isimli rıhtım bölgesini geziyorsanız, Dognvill burger kesinlikle tavsiyemizdir! İlk restoranı 2012’de açmışlar, şimdi Oslo’da bir kaç restoranla devam ediyorlar. Kokteyl menüsü çok başarılı, menüdeki yiyecekler ise harika! Tamamen Norveç’te yetiştirilen etleri, somonları ve patatesleri kullanıyorlar. Tavuklar bile çok lezzetliydi!

(fotoğraflar için teşekkürler dognvillburger.no)

Bizim gitmediğimiz ama methini duyduğumuz Pipervika isimli balıkçı, fine dining peşindeyseniz Lofoten isimli çok şık deniz mahsülleri restoranı ve Louise isimli İskandinav restoranı da bu bölgede, onlara da şans verilebilir.

(fotoğraf için teşekkürler lofoten-fiskerestaurant.no ve restaurantlouise.no)

Gecelere akalIm dersenİz:

Oslo’da eminim ki çok iddialı gece kulüpleri vardır, araştırmak lazım:) Biz biraz daha kokteyl barları dolaşmayı tercih ettik.

Himkok:

Şehrin hemen merkezinde yer alan bu kokteyl barı bulmak çok kolay değil! Sokağa girdiğinizde dahi hangi binada olduğunu bulamıyorsunuz çünkü kapıda ne bir işaret ne de bir tabela yok! Bu durum sizi yanıltmasın, bu gizli kapaklı barThe World’s 50 Best Bars 2017 listesine 20.sırada yerleşmiş durumda!

 

(fotoğraf için teşekkürler worldsbestbar.com ve visitnorway.com)

2015 yılında açılan  Himkok, “Flavors of Norway” konsepti ile, bölgeye ait özel lezzetleri çok değişik kokteyller haline getirerek sunuyor.Tabi ki pek çok klasikleşmiş kokteyli de burda bulabiliyorsunuz. Hafta sonları oldukça kalabalık, yer bulmakta zorlanabilirsiniz ancak girişi sizi yanıltmasın, içerisi birden fazla kata yayılmış oldukça büyük bir mekan.

 

(fotoğraflar için teşekkürler visitnorway.com)

Torggata Botaniske:

Bugüne kadar gittiğiniz, muhtemelen, en değişik barlardan birisi Torggata Botaniske olacak. Burası, adından da anlaşıldığı üzere bir “botanik bar”! Barın tavanları ve duvarları sarmaşıklar ve bitkilerle kaplı. Hazırladıkları kokteyllerde de mekanın içerisinde yetiştirilen bitkileri kullanıyorlar. İçeri girdiğinizde gördüğünüz alanın dışında da arka tarafta yine masaların ve barın olduğu ancak pek çok bitkinin de yetiştirildiği ikinci bir alan da bulunuyor, yani aslında tüm mekan yemyeşil bir botanik bahçesi!

(fotoğraflar için teşekkürler visitoslo.com ve eatdrinkkl.com)

Mekanın içki menüsünü mevsime (o mevsimde yetişen bitkilere) göre sürekli yeniliyorlar, yani bir gittiğinizde içtiğiniz bir içkiyi birkaç ay sonra bulamama ihtimaliniz yüksek, ancak denediklerimizden anladığımız, ne içerseniz bayaa güzel çıkıyor, orası kesin:)!

(fotoğraflar için teşekkürler appettit.no ve eatdrinkkl.com)

Oslo, 2-3 gün zaman geçirmek için çok ama çok keyifli bir şehir. Hele ki yaz aylarında gittiyseniz çok geç batan güneşle beraber upuzun günlerin tadını çıkarabiliyorsunuz! Şehirde kısa bir hafta sonu tatili yapmak, ya da daha kapsamlı bir Norveç tatilinin başlangıcını burdan yapmak mümkün. Ama ne olursa olsun, mutlaka Fiskeriet’te yemek yiyin, tamam m??:)!

Yazı dizimizin bir sonraki kısmı, fjordların tam kalbinde yer alan ve bizleri deli gibi hayran bırakan Flam olacak, takipte kalın.

 

BİR KIŞ RÜYASI: NOEL PAZARLARI

Kış tatili denince akla hep kayak geliyor, ama meğer Avrupa şehirlerinde Noel dönemi kendi başına nefis bir tatil bahanesiymiş 🙂

Kıtanın pek çok yerinde, farklı farklı şehirler minik birer Noel kasabasına dönüşüyor! Her yerde ışıklarla, Noel süsleri ile bezeli sokaklar, festivaller, sıcak şaraplar ve de nefis yiyecekler, başka ne isteriz ki!

Hadi bu sene gidelim derseniz de, korkmayın, hala vakit var. Pek çok şehirde Noel pazarları 30 Aralık’a kadar devam ediyorlar!

Çok hızlı bir planla, haftaya glühwein keyfi yapabilirsiniz!

3 gün 3 gece Christmas Market Keyfİ:

Christmas Markets ya da Weihnachtsmarkt konseptinin en başarılı olduğu yerler, İngiltere, Almanya ve Fransa. Tabi diğer ülkelerde de mutlaka keyifli oluyordur, o ayrı 🙂

Biz de Noel pazarları turumuza Almanya’dan, Frankfurt şehrinden başladık. Perşembe-Pazar bir tatil ile 2 ülke / 5 farklı şehir gezdik! 

Rotamız: Frankfurt – Eguisheim – Colmar – Strasbourg – Heidelberg

Frankfurt / Almanya

Turumuzun ilk durağı Frankfurt oldu.

Bu şehirde çok az vakit geçirebildik, ancak bu kadarcık bir zaman bile ne güzel bir şehirmiş dememize yetti.

(fotoğraf için teşekkürler frankfurt-tourismus.de)

Frankfurt, bir Alman şehri olmasının yanı sıra çok uluslu, tam bir dünya kenti.

Şehirde pek çok uluslararası firmanın merkezi ve ofisleri mevcut, dolayısıyla da dünyanın her yerinden gelen insanlara ev sahipliği yapıyor. Bu da şehre çok tatlı bir doku katmış. Şehrin merkezi, Mainhattan diye minik bir şakayla adlandırdıkları kısım. Bu bölgede, bahsettiğimiz tüm firmaların, büyük bankaların ofislerini, genel müdürlüklerini görmeniz mümkün.

Tabi bu kadar farklı ülke ve kültürden gelen insanların bir arada yaşamasının bir başka avantajı da çok farklı mutfaklara ait onlarca restoran bulunması! Frankfurt’ta çok lezzetli Alman yemeklerinin yanı sıra aklınıza ne gelirse en iyisini bulma şansınız var.

Biz şehirdeki tek akşam yemeği hakkımızı Türkiye’de iyisini bulamamaktan muzdarip olduğumuz Thai mutfağından yana kullandık. Şehrin merkezinde yer alan Suvadee çok ama çok başarılı bir Thai restoranı! Restoranın adı melek anlamına geliyormuş. Oldukça geniş menüsünden aklınız gelen her türlü Thai yemeğini deneyebilirsiniz.Sonraki günlerimizde bol bol sosis yiyeceğiz nasılsa diye düşünüp Frankfurt’ta farklı bir seçim yaptık. İyi ki de yapmışız! Yemeklere bayıldık:)

(fotoğraflar için teşekkürler online-tischreserviergun.de)

Frankfurt şehir merkezi aynı zamanda, ziyaretçi sayısı ve de boyutu açısından Almanya’nın en büyük Noel pazarlarından birine sahip. Römerberg ve St. Paul meydanında yer alan (ve tabi aradaki sokaklara yayılan) Noel pazarı çok ama çok keyifli. Şehre yayılmış bu pazar içerisinde çeşit çeşit rengarenk hediyelik eşya ve Noel süsleri satan standlar, sıcak şarap veya farklı içecekler satan köşeler ve de bol bol, çeşit çeşit yiyecek standı arasında dolaşıyorsunuz!

(fotoğraflar için teşekkürler frankfurt-tourismus.de)

Yalnız, tam bir Alman disiplini, saat 21:00 olduğu anda tüm standlar anında, 5 dakika bile geciktirmeden kapanıyor! Pazarı gezmeye giderken bunu aklınızda bulundurmanızda fayda var, yoksa bizim gibi daha yarısına bile gelmeden her yeri kapanmış bulabilirsiniz.

Ne yİyelİm İÇelİm?

Bol bol glühwein ve benzeri sıcak alkollü içeceklerden içmenizi tavsiye ederiz. Sıcak şarabı Türkiye’de hiç içmediğimiz kadar güzel ve bol çeşitli yapıyorlar, zaten hava da soğuk, bayaa güzel geliyor. Buna ek olarak daha farklı, baharatlı ve sıcak alkollü içecekler de mevcut. Alkol istemem derseniz de sıcak ve ballı elma suyu, sıcak çikolata gibi pek çok seçenek de tabi ki mevcut.

Almanya’daki Noel pazarlarının en dikkat çeken yiyeceklerinden biri, çikolata kaplı meyveler ve de üzerlerine yazılar yazılmış kocaman kalp şeklinde zencefilli kurabiyeler.

(fotoğraflar için teşekkürler atasteofkoko.com ve lajollamom.com)

Tabi ki, Almanya’da olduğumuza göre sosis & pretzel standlarını da es geçmek olmaz! (Evet, Noel pazarları turumuzun büyük bir kısmı yeme içmeden ibaret:)

(fotoğraf için teşekkürler atasteofkoko.com)

Eguisheim / Fransa

Frankfurt’tan sonra ikinci durağımız, 2013 yılında Fransa’nın en güzel köyü (Village Prefere de Français) seçilen Eguisheim oldu.

Cuma sabahı Frankfurt’tan arabayla, çok da keyifli bir Autobahn yolculuğuyla, yaklaşık 3 saate Fransa’nın bu tatlı köyüne geldik.

Bu mini minnacık orta çağ köyü, Alsas bölgesinin tüm özelliklerini yansıtıyor. Tatlı mimarisi, ahşap detaylı renkli evleri, dar sokakları ve de tabi ki Noel süslemeleri ile oyuncak bir kasabayı anımsatıyor.

Köyün etrafı bağlarla çevrili, zaten bu bölge şarapları ile meşhur, “Alsas Şarap Yolu’nun”(Alsace Wine Route) başlangıcı kabul ediliyormuş.

Tabi bağları gezmek için başka bir mevsimde gitmekte fayda var, Noel dönemi bağları görmek yerine şarapları içmek için daha doğru bir zaman:)

Köy çok ufacık dolayısıyla 1 saat bir zaman ayırmanız yeterli. Köyü şöyle bir dolap dükkanlara girebilir, ortadaki Noel pazar alanında sıcak şarap içebilirsiniz.

Köyde yer alan pek çok pastane ve bisküvi dükkanında da çok lezzetli Noel kurabiyeleri ve de bu bölgeye özel bir kek olan “Pan D’Epice” (Alsatian Spice Bread) bulabilirsiniz. Ve tabi, eğer seviyorsanız, bu bölgeye ait şarapları deneyebilir, eve bir kaç şişe getirebilirsiniz.

(fotoğraflar için teşekkürler cuisineaz.com ve frenchmoments.eu)

Colmar / Fransa

Günün diğer yarısını ise, Eguisheim’in hemen 15 dakika uzağındaki Colmar şehrinde geçirdik. Hiç abartmıyoruz, tüm gezinin en güzel ve en keyifli saatlerini de burada yaşadık!

 

Colmar şehri, 9.yy’da kurulmuş bir şehir. 13.yy’da bağımsız imparatorluk şehri statüsünü alıyor. Sonrasında Fransa himayesine giriyor. İlerleyen zamanlarda ise Alsas bölgesi ve tabii Colmar, sürekli Fransa ile Almanya arasında gidip geliyor, sık sık el değiştiriyor. Son olarak 1945 yılında ise Fransız toprağı haline geliyor. Tüm bu el değiştirmelerden dolayı da bölge aslında ne tam Alman ne de tam Fransız! Her iki kültüre ve dile rastlayabiliyorsunuz, biraz melez bir bölge haline gelmiş durumda.

La Magie de Noel

Şehir, 23 Kasım’dan Aralık sonuna kadar baştan aşağı bir rüya şehre dönüşüyor.

Her yer, her sokak baştan aşağı ışık ve süslerle bezeniyor. Zaten bu döneme de “La Magie de Noel a Colmar” (“Colmar’da Noel Sihri) ismi veriliyor.

Şehrin merkezinde toplam 6 farklı Noel pazarı kurulmuş durumda. Bunlardan 1 tanesi, Koifhus’taki kapalı bir mekan içerisinde kurulan Pazar. Kalan 5 tanesi ise şehrin farklı meydanlarına kuruluyorlar. Petite Venice’deki ise “Children Christmas Market” diye geçiyor, Çocuklar için eğlenceli oyunlar, minik lunapark hissiyatlı oyuncaklar mevcut. Bu pazarların hepsini yürüyerek gezebiliyorsunuz, birinden birine ışıklar ve süslerle dolu sokaklardan yürüyerek geçebiliyorsunuz.

Colmar, yine bir Alsas şarap kenti olmasından kaynaklı, pek çok lezzetli şaraba ve de tabi ki restorana ev sahipliği yapıyor. Daha cici bici bir yemek deneyimi isterseniz, şehirde yer alan restoranları deneyebilirsiniz. Yine de bizim önerimiz, hazır bu kadar kocaman bir Pazar yeri kurulmuşken, minik minik lezzetler tadarak dolaşmanız. Bir standda krepler, diğerinde sıcak şarap, ayrı bir standda peynir ve şarküteriler yiyerek gezmek kesinlikle çok keyifli!

Şehir bu dönemde epey kalabalık, bu nedenle eğer burada kalacaksanız otelinizi mutlaka önden ayırtın. Eğer Colmar’da kalmayacaksanız da, tüm şehri ve marketleri gezmek için bir 4-5 saat ayırmanızı tavsiye ederiz, gezecek görecek çok şey var:) Noel marketleri öğlene doğru açılıyor, akşamları da 20:00-21:00 gibi kapanıyor, günün planını buna göre yapmakta fayda var.

Bu arada şehrin içerisinde pek çok muhteşem Noel süsleri satan ufak ufak dükkanlar var, eğer ağaç süslerine, kar kürelerine, müzik kutularına vs bayılanlardansanız, burda minik bir servet harcamaya hazır olun!

Strasbourg / Fransa:

Fransa’daki son durağımız ise, Colmar’a arabayla yaklaşık 1 saat mesafede olan Strasbourg (Strazburg) şehri oldu.

Roma İmparatorluğu döneminde kurulan şehir, Alsas bölgesindeki diğer şehirler gibi, yakın tarihte sürekli Alman & Fransız yönetimleri arasında gidip gelmiş, ve de tıpkı Colmar gibi 20.yy’ın ikinci yarısı itibariyle resmi olarak Fransız toprağı olmuş. Ve yine Colmar gibi burası da yoğun Alman etkileri gösteren bir şehir, Fransız & Alman karışık bir dil ve kültür buraya da hakim.

(fotoğraflar için teşekkürler strasbourg.eu)

Strasbourg, aynı zamanda Avrupa Birliği’nin ikinci başkenti olarak anılıyor. Şehir, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlementosu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi binalara ev sahipliği yapıyor.

Tarihi şehir merkezi, 1988 y??l??nda Unesco D??nya Miras?? listesine al??nm????, zaten gezdi??inizde de neden oldu??unu anl??yorsunuz. ??ok ama ??ok g??zel bir eski ??ehir!

Noel BaŞkentİ

Bu şehre “Noel’in Başkenti” diyorlar, zaten şehrin (en azından tarihi şehir merkezinin) tamamı da bu ismin hakkını verecek kadar Noel moduna girmiş durumda!

Şehrin en büyük meydanlarından biri olan Place Kleber’de dev bir yılbaşı ağacı mevcut!

Bu meydan ve de şehrin 4 farklı meydanlarına ise, 300’den fazla standın yer aldığı dev bir Noel pazarı yayılmış durumda. İşin güzel yanı, tüm bu pazarları da teker teker, yürüyerek dolaşabiliyorsunuz. Nerde ne var, incelemek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.??

(fotoğraf için teşekkürler croisieuroperivercruises.com)

Katedralin yer aldığı meydan, Place de la Cathedrale ise pazarın en kalabalık ve de en yoğun olduğu noktalardan biri. Tüm standlar katedral etrafında odaklanmış durumda, arada duyulan çan sesleri ise ortama çok güzel bir tatlılık katıyor.

Bu arada unutmadan, Strasbourg’daki Notre Dame Katedrali şehrin en önemli ve eski mimari yapılarından biri, 2015 yılında “1000.Yıldönümü’nü” kutlamış.

(fotoğraf için teşekkürler culturetrip.com. Fotoğraf sahibi, Jonathan Martz/ Wiki Commons)

Şehrin gezilmesi gereken bir diğer bölgesi de, Petite France denilen, eski şehir merkezinin güney doğusunda yer alan kısım. Ren nehrinden uzanan kolların kanal halini aldığı bölgenin etrafında 16. Ve 17. yy ait rengarenk binalar, dar sokaklar ve de minik minik köprüler görebiliyorsunuz. Ve tabi ki, bu bölgenin de kendine ait Noel Pazar standları mevcut:)

Ne Yİyelİm İÇelİm?

Strasbourg, yeme içme açısından da gezinin en mutlu noktalarından biri oldu! Nehrin hemen kıyısında yer alan Les Trois Chavelier isimli restoranda, geleneksel Alsas lezzetlerini tatma fırsatımız oldu. Biz buraya ve yemeklerine bayıldık! Turistik olmayan, tamamen yerli halkın geldiği ufak ama çok şık bir mekan.

Restoranın spesiyali Cordon Bleu. Gerçekten de bu yemekle meşhur oldukları kadar var! Yalnız dev bir porsiyon geliyor, paylaşmanızda fayda var:)

Başlangıçlarda ise kaz ciğeri, dana iliği, tereyağı ve sarımsak sosuyla pişirilen salyangozlar gibi geleneksel lezzetleri bulabiliyorsunuz. Ayrıca oldukça geniş bir şarap ve rom listesine de sahipler.

(fotoğraflar için teşekkürler zelift.com)

Gidemediğimiz ancak aklımızda kalan bir diğer restoran ise, yine nehir kıyısında yer alan Au Pount Corbeu. Burası da geleneksel Alsas lezzetleri sunan ve de tıklım tıklım dolu bir rezervasyon listesine sahip bir restoran.

(fotoğraflar için teşekkürler thefork.com ve 2foodtrippers.com)

Strasbourg, hiç bilmiyorduk, tam bir gastronomi şehriymiş meğer! Şehirde 6 tane Michelin yıldızlı restoran mevcut, bazılarının 2 hatta 3 yıldızı bile var! Eğer fine dining peşindeyseniz, kesinlikle bu restoranları inceleyin deriz.

Noel pazarları dönemi şehir çok ama çok kalabalık oluyor, hele ki hafta sonuna denk gelecekseniz tüm restoranlarda önden rezervasyon yaptırmanız şart, yoksa kapıda kalıyorsunuz. Aynı şekilde otelinizi de mutlaka önden ayırtın, gittiğinizde tatsız bir sürprizle karşılaşmayın.

Heidelberg / Almanya:

Gezimizin son durağı ise Almanya’nın üniversitesi ile meşhur şehri Heidelberg oldu.

Baden-Wütemberg eyaleti içerisinde, Neckar nehrinin kenarına kurulmuş olan şehrin temelleri Roma İmparatorluğu’na dayanıyor. Şehir, 1386 yılında kurulan ve Almanya’nın en eski üniversitesi olan Heidelberg Ruprecht Karls Üniversitesi’ne ev sahipliği yapıyor. Zaten tam bir öğrenci şehri.

Heidelberg, Almanya için biraz beklenmedik, ama çok da meşhur bir konsept olan “Romantik Almanya Rotası” ( Wege der Romantisch) için başlangıç noktalarından biri. Söz konusu rota, bu bölgeden başlıyor ve 400km’lik bir yol üzerinde ilerleyerek güneyde, Alpler’de sona ediyor. Heidelberg de hem bu rotanın başlangıcı, hem de en romantik Alman şehri olarak literatürde yerini alıyor. Oldukça eski ve de güzel bir şehir.

Şehrin yeni kısımları, turistler için pek cazip değil, ancak eski şehir çok keyifli. Bu nedenle de tavsiyemiz, ya eski şehirin içinde, ya da çok yakınında bir yerde kalın. Boşuna yeni şehrin içine girmeyin.

Nehre paralel olarak kurulan eski şehir, Hauptstrasse denilen uzun bir ana caddenin etrafında yerleşmiş durumda. Bu cadde üzerinde de pek çok restoran, bar, mağaza bulmanız mümkün.

Noel pazarları da, bu cadde üzerinde yer alan minik meydanlara yayılmış durumda. Caddeyi baştan sonra yürüdüğünüzde ara ara beliren minik Noel pazarlarını geze geze şehri dolaşabiliyorsunuz.

(fotoğraflar için teşekkürler heidelberg-marketing.de)

Şehirde bunun dışında gezebileceğiniz, 14.yy’dan kalma çok büyük bir kale mevcut. Kaleye dilerseniz yürüyerek dilerseniz füniküler ile çıkabiliyorsunuz. Hatta güzel bir havaya denk gelirseniz, fünikülerin son durağına, Königstuhl’a kadar çıkıp harika bir park içerisinde yürüyüş yapabilir ve enfes bir Heidelberg manzarasının tadını çıkarabilirsiniz. Füniküler ile ilgili bilgiler burada mevcut.

(Fotoğraf için teşekkürler heidelberg-marketing.de. Fotoğraf sahibi Jan Becke.)

NE YİYELİM İÇELİM?

Fransa’daki Noel pazarlarından farklı olarak, buradaki standlarda bol bol sosis çeşitleri bulmak mümkün :)! Özellikle Bratwurst, ve de köri & ketçap ile servis edilen Currywurst denemenizi şiddetle öneririz!

Ufacık bir şehir olan Heidelberg, Noel pazarları dönemi çok kalabalık oluyor! Bu nedenle de tüm barlar, biracılar ve restoranlar fazlasıyla dolu, rezervasyon olmadan yer bulmak mümkün değil! Dolayısıyla “oturarak yemezsem olmaz” diyorsanız önden yer ayırtın, ya da Noel pazarında ayakta takılarak standlarda sosis & bira keyfi yapın. Her ikisi de çok keyifli:)

Eğer restoran olsun diyenlerdenseniz, adından anlayacağınız üzere schnitzel’leri ile meşhur Schnitzelbank ve de kendi biralarını yapan, bölgenin tüm lokal lezzetlerini sunan, dev porsiyonlarda sosisler yiyebileceğiniz Vetter’ i tavsiye ediyoruz. Yine bira & sosis modundaysanız, Zum Franziskaner de güzel bir seçenek olabilir ! (Ayrıca bu çok güzel bir bira, mutlaka deneyin)

Şehrin en sevdiğimiz yeri ise, Kathe Wohlfahrt isimli Noel dükkanı oldu! Hauptstrasse üzerinde yer alan bu dükkan dışardan bakıldığında ufak bir yer gibi gözüküyor, içeri girdiğinizde ise labirent gibi hollerle birbirine bağlanan, 2 katlı kocaman bir süs cenneti görüyorsunuz.

 

(fotoğraf için teşekkürler kaethe-wohlfahrt.com)

Yıl başı ağacı süsleri, kar küreleri, peçeteler, kapı süsleri! Aklınıza ne gelirse, burda yüzlercesi mevcut!  Kendinizi kaybetmeye, sepetler dolusu süs almaya hazır olur! Hiç olmadı, en azından gezmek için mutlaka uğrayın.

(fotoğraflar için teşekkürler glamshops.ro)

Biz bu kısacık, bol pırıltılı tatilden çok ama çok mutlu döndük!

3-4 gün bir zamanınız varsa, bir kış tatili yapmayı düşünüyorsanız,  yıl bitmeden bu destinasyonu çok ama .ok tavsiye ederiz.

Tüm bu turu bizim gibi Frankfurt’ta başlayıp bitirerek yapabilir, ya da git- gel yapmayalım derseniz de Frankfurt’tan başlayıp Heidelberg’e geçebilir, ordan sonra Fransa’ya devam ederek Egusheim, Colmar ve Strazbourg’u gezip dönüş uçağınızı Basel’den de alabilirsiniz, bu da bir fikir:)