YAZ HİÇ BİTMESİN DİYENLERE : SAKIZ ADASI

Geçen sene gittiğimiz, bayıla bayıla gezdiğimiz Sakız Adası’na dayamadık, 2019’da da gittik! Eylül sonu gittiğimiz tatilde de adanın yeni yeni köşelerini keşfettik.

Yeni ve güncellenmiş notlarımızla karşınızdayız:)

ÇEŞME’NİN HEMEN YANI BAŞINDAKI ADA: SAKIZ (CHIOS)

Türkiye’ye en yakın adalardan biri olan Sakız adası, Yunanistan’ın beşinci büyük adası.

Adada irili ufaklı yaklaşık 60 köy var, ada nüfusu da 50 bin civarlarında.

Adanın orijinal ismi Chios. Bu isim, mitolojide denizler tanrısı olan Poseidon’un kızı (bazı kaynaklarda oğlu da deniyor) Chioni’den geliyor. Chioni “kar” anlamına geliyormuş.

Efsaneye göre Chioni, o zamanlar tamamen çöl olan bu adada dünyaya geliyor ve onun doğumu ile beraber adaya kar yağmaya başlıyor. Kardan sonra da ada bereketli topraklar haline geliyor, bu nedenle de adaya “Chios” ismi verilmiş.

Ada Türkçe’deki ismini ise üzerinde yer alan sakız ağaçlarından alıyor, ancak ne yazık ki önce 2012’de sonra da 2016’daki yangınlarda bu ağaçların büyük bir kısmı yok olmuş durumda Yine de adanın çeşitli yerlerinde bu güzel ağaçlardan görmeniz hala mümkün. (beni tanıyanlar için, evet damla sakızından hiç ama hiç hoşlanmıyorum, ama ağacın kendisi çok güzel, ona lafım yok 🙂

Her yer denİz, her yer plaj!

Yunan adalarının çoğunda olduğu gibi Sakız’da da en güzel yapılacak şey arabaya atlamak ve adayı karış karış, koy koy gezmek, her plajda denize girip çıkmak. Adanın her tarafında farklı özelliklere sahip plajlar ve koylar bulmak mümkün. Geçen seneki favorilerimize bu sene yeni keşifler ekledik!

  • Vroulida:

Adanın en güneyinde yer alan bir koy. Deniz ise tam anlamıyla muhteşem! Arabaları park ettikten sonra epey dik bir yokuştan inerek ulaşabiliyorsunuz ama tüm mücadeleye değiyor! Koyda her hangi bir plaj tesisi yok yani şezlong, şemsiye vs bulmanız mümkün değil, kendiniz getirmeniz gerekiyor, ancak denize girmek için mutlaka gidilmesi gereken yerlerden biri. (arabaları park ettiğiniz yerde minik bir cafe var, yiyecek içecek almak isterseniz)

(fotoğraf için teşekkürler exploregreece.com)

  • Glari Beach:

Adanın kuzey doğusunda yer alan bir beach club. Minik bir koyda tek mekan, deniz burda da turkuaz rengi ve çok ama çok güzel. Beach club’a giriş ücreti yok ama şezlong başına 2 Euro alıyorlar, bir şişe de su hediye ediyorlar bununla beraber:) Mekanda biz gittiğimizde çok güzel club müzikler de çalıyordu, hafif partileme modu ama bir yandan da nefis bir deniz güneş isterseniz mutlaka buraya gidin.

Bu sene gittiğimizde ise keşfettik ki, bu koydaki tüm tesis sezon bitince ortadan kalkıyormuş! Eylül sonu gittiğimizde koyda hiç birşey yoktu, ama ıssız haliyle bile burası çok ama çok güzel:)

  • Mavra Volia:

Adanın güneyinde yer alan, volkanik taşlardan oluşan bir koy. Burda kum yok:) Ayağınızın altında kocaman siyah / gri taşlarla biraz zor yürüyerek denize giriyorsunuz ama değişik doğası ile mutlaka bir kere görmeye değer bir yer. Volkanik taşlar ada halkı için oldukça kıymetli, zaten bunu koyun hemen girişindeki kocaman “taşları almak yasaktır” tabelalarından da anlayabiliyoruz. Sanırım söylemeye gerek yok, koyda herhangi bir tesis mevcut değil, sadece taşlar ve deniz var:)

  • ELINDA BEACH:

Adaya 2019’da yaptığımız ikinci gezimizde keşfettiğimiz nefis bir plaj! Hemen Lithi’nin kuzeyinde yer alan bu muhteşem koy, bembeyaz taşlardan ve buz gibi masmavi sulardan ibaret! Plajda herhangi bir tesis yok, ana yoldan içeri giren toprak bir yoldan arabanızla ulaşabiliyor ve taşların üzerine serilebiliyorsunuz. Neredeyse Karayip Adalarını andıran bir güzelliğe sahip! Deniz ise muhteşem, adanın en güzel plajlarından biri burası olabilir! Yalnız minik ama önemli bir not; koyda çok sayıda arı mevcut:) El değmemiş ve doğayla iç içe bir plaj olmasından dolayı sinek, kelebek ve arı popülasyonu da oldukça yoğun. Denizin içindeyken sorun yok ama plaja çıktığınızda dikkatli olmanızda fayda var!

  • TRACHILI BEACH:

Yine Lithi’nin kuzeyinde, Elinda Beach’in hemen yanı başındaki başka bir ıssız plaj da Trachili Beach. Burda da herhangi bir tesis yok, geniş bir kum plajdan kendi keyfinize göre denize girebiliyorsunuz. Oldukça kapalı bir koy dolayısıyla rüzgar derdi de çok yok. Deniz muhteşem, eğer adanın batısına giderseniz mutlaka buraya da uğrayın!

  • Agia Fotini:

Burası da şemsiye-şezlong-restoran konforu bulabileceğiniz güzel plajlardan biri. Adanın doğusunda yer alıyor, kum sahili ve de çok güzel bir denizi var. (fotoğraf için teşekkürler explorechios.com)

  • AGIA DYNAMI

Adanın en güney batısında yer alan minik ama tatlı bir koy. Tabi ki tesis yok:) Rüzgarlı bir güne denk gelirseniz çok tatlı olmuyor ama sakin havalarda burası da, eğer yolunuz düşerse şirin bir plaj.

  • Lithi Beach:

Adanın batısında yer alan, en meşhur plajlardan biri. İtiraf edelim, biz çok bayılmıyoruz buraya. Kum bir sahili var, deniz de oldukça sığ bu nedenle de çocuklu aileler tarafından çok tercih ediliyor. Plaj boyunca pek çok restoran var, her birinin de kum tarafında şezlong / şemsiye alanları mevcut. Herhangi bir ücret ödemiyorsunuz, sadece yediğinizi içtiğinizi ödeyerek tüm gün rahatlıkla burada kalabilirsiniz. Plajın etrafındaki restoranlar da gayet, yeme içme notlarında göreceksiniz:) Yine de, adada bir sürü muhteşem koy ve plaj varken buraya gelmeye çok da gerek yok bizce, aklınızda olsun deriz.(fotoğraf için teşekkürler exploregreece.com)

  • Karfas

Adanın en bilinen, en büyük plajı. Çok özel bir durumu yok ama upuzun kum bir sahil ve de oldukça sığ ama güzel bir denize sahip. Hatta deniz o kadar sığ ki biraz yürüdükten sonra denizin ortasında bileklerinize kadar suda kaldığınız bir yere denk gelebiliyorsunuz. Tabi sonra yeniden derinleşiyor o ayrı. Adanın doğusunda, merkeze oldukça yakın bir konumu var. Restoranlar, şemsiye-şezlong imkanları olan keyifli bir plaj.

(fotoğraf için teşekkürler explorechios.com)

TARİHİN İZLERİNDE BİR KASABA : PYRGI

Deniz güneşe mola verelim biraz da adayı gezelim derseniz, ilk gitmeniz gereken yer Pirgi.

Sakız adasının güneyinde yer alan Pyrgi daha yaklaştığınızda bile değişik mimarisi ile diğer köylerden farklı olduğunu hissettiriyor.

Köy, 14.yy’da Cenevizliler tarafından sakız ticaretinin merkezi olarak kurulmuş, köye giriş çıkışı sağlayan taş kapılar, daracık sokaklar ile ortaçağ şehirlerinin tüm özelliklerini taşıyor.

Köyü diğerlerinden ayıran ise evlerin dış duvarlarındaki desenler! Köyde her bina, ister ev ister kilise olsun, xysta (çizik) ismi verilen siyah beyaz geometrik desenlerle bezenmiş durumda. Buna bir de balkonlardan sarkan domates ve çiçekleri de eklediğinizde, pek çok yerde yazdığı gibi “tablo gibi bir köy” ile karşılaşıyorsunuz.

Instagram için etkileyici bir kare peşindeyseniz, olmanız gereken yer burası yani:) Eğer adada tek bir köy gezecekseniz o kesinlikle Pirgi olmalı!

(fotoğraflar için teşekkürler greektimes.com)

Peynİr, kalamar ve uzo!

Adada yediğimiz içtiğimiz her şey çok ama çok güzeldi! En basit restoranda bile oturduğunuzda, nefis bir salata, çıtır çıtır kalamar ve itiraf etmemiz gerek, Türkiye’de bulamadığımız kadar lezzetli ahtapotlar bulmamız mümkün.

Yine de nerde ne yiyelim derseniz, mutlaka ve mutlaka;

Adadakİ tÜm Yunan bİralarInI deneyİn!

Mythos, Fresh Chios veya Fix içmeden hiç bir gününüz geçmesin:)

Her yemekte bİr “greek salata” sÖyleyİn.

Bizdekilerden farklı olarak üzerinde kocaman bir beyaz peynirle servis ediyorlar, yalnız dikkat, acayip çok soğan kullanıyorlar. Sevmiyorsanız önden söylemekte fayda var sonra ayıkla ayıkla bitmiyor:)

(fotoğraf için teşekkürler minervahoraio.gr)

Chios’a Özel bİr peynİr olan “mastelo cheese” deneyin.

Genellikle ızgara yapılarak servis ediliyor, bazı yerlerde ise ballı versiyonları mevcut. Bildiğimiz hellim peynirinin tuzsuzu gibi, çok hafif ve lezzetli!

Bol bol kalamar ve ahtapot yİyİn!

Doysanız bile devam edin, valla burdaki kadar güzel kalamar ve ahtapot ne yazık ki bizde yok.

İyi de bunları nerde yesek içsek derseniz de aşağıdaki adreslere bir bakın, biz hepsinden çatlayana kadar yemiş ve keşke daha da yesek diyerek çıktık.

NERDE YİYELİM İÇELİM?

Roussiko:

Bizim bu adada en çok sevdiğimiz yer burası! Thmiana bölgesinde yerel mimaride yapılmış bir bina, birden fazla minik terasa sahip dolayısıyla çok insan alan ama size çok az kişiyle samimi bir ortamda yemek yeme hissi yaşatan bir mekan.

Menüsünde yerel mezelerden deniz mahsüllerine, kabak dolmasından tavşan yahnisine kadar pek çok farklı seçenek mevcut. Zeytinyağlı yaprak sarması, tzatziki, kabak kızartma, ballı mastello peyniri ve de ahtapotlar inanılmazdı!

(fotoğraf için teşekkürler www.mysteriousgreece.com)

KARAVELA:

Adanın doğusunda, Komi Beach’te yer alan nefis bir balıkçı. Sahilin hemen kenarında, deniz manzaralı salaş masalarda oturup muhteşem balıklar, kalamarlar ve ahtapotlar yiyebildiğiniz bir yer. Biz gittiğimizde, muhteşem barbun balıkları ve de bu dev gibi ama çok lezzetli kalamarı yeme fırsatı bulduk. Adadaki en başarılı deniz mahsülü restoranlarından biri, mutlaka gidin!

TO APOMERO:

Kambos bölgesinde, Chios’un merkezine yakın bu restoran adanın muhtemelen canlı müzik yapan yegane yerlerinden biri! Kocaman ağaçların yer aldığı bahçesi çok keyifli, dilerseniz iç kısımda da oturma şansınız var. Mezeler, et & balık yemekleri, her şey çok ama çok lezzetli. Cuma – cumartesi günleri giderseniz de canlı Yunan müziği yapan şeker bir grup çıkıyor. Çok keyifli bir ortamda, lezzetli yemekler ve arka planda güzel müzikler. Daha ne isteriz! Biz bu restorana 2 gidişimizde de gittik, ikisinde de çok memnun kaldık. Yine adaya gitsek, yine bir akşam buraya gideriz!

Kyra Despoina:

Lithi Plajı’nda güzel bir deniz ürünleri restoranı. Dev porsiyonlarla taze taze pişirilmiş balıklar, karides, kalamar, ahtapot aklınıza ne gelirse doya doya yiyebiliyorsunuz.

MELTEMAKİ:

Adanın doğusunda, kaldığımız yere çok yakın olan Katarraktis kasabasında yer alan bir restoran. Hemen deniz kıyısında yer alan masaları ve iç kısımda 3-4 masası olan, çok büyük olmayan ve bundan dolayı da aslında epey kalabalık olabilen bir yer. Biz gittiğimizde pazar öğlen saatleriydi, son masayı yakaladık ve siparişlerin gelmesi için epey beklemek zorunda kaldık. Yine de mezeler ve yemekler oldukça lezzetliydi, daha sakin bir zamanda giderseniz çok keyifli bir yer olabilir.

(fotoğraf için teşekkürler Meltemaki)

NOSTOS

Adanın kuzeydoğusunda, Glari Beach’in çok yakınındaki balıkçı kasabası Lagkada’da da çok güzel deniz restoranları bulmanız mümkün. Minik bir koyda yer alan bu kasaba hem gezip görmek hem de keyifli bir ölen yemeği için harika! Bizim burdaki restoranlardan en sevdiğimiz ise Nostos isimli restoran. Son gittiğimizde muhteşem bir mercan balığı yedik, tadı hala damağımızda!

AELLA:

Chios’un hemen merkezinde yer alan bir “fast food” restoranı. Bu sizi yanıltmasın, aşırı lezzetli souvlakiler, burgerler ve şiş dürümler yapıyorlar! Eğer hızlıca bir şeyler yiyeyim ama lezzetli olsun diyorsanız, limanın hemen yakınındaki bu mekan tam sizlik!

(fotoğraf için teşekkürler: chios-secrets.com)

OZ COCKTAIL BAR

Sakız Adası gibi kendi halinde bir adadan beklenmeyecek kadar hip, cool ve tatlı bir kokteyl bar keşfettik! Hemen Chios’un merkezinde, sahilie paralel sokakta yer alan bu bar, Avrupa’nın herhangi bir şehrinde bile olsa “vay, ne kadar güzel burası” dedirtecek kadar iyi! Son derece casual dekora edilmiş, girişini bile zor bulabildiğiniz bu barda hem müthiş lezzetli kokteyller, hem de son derece başarılı bar food seçenekleri bulabiliyorsunuz. Adadaki gecelerinizden birinde mutlaka buraya uğrayın! (biz denk gelmedik ama gündüzleri de kahvaltı servisleri var sanırım)

Yunan adası tatili tabi ki uzosuz olmaz! Restoranların çoğunda uzo istediğinizde size uzun bir liste sayıyorlar, genellikle isimleri bile aklınızda tutamıyorsunuz. Bizler için en tanıdık olan Barbayanni bu adada pek bulunamıyor, sadece bazı restoranlarda mevcut. Bunun yerine Sakız Adası’nda üretilen Kazanisto isimli uzo’yu denemenizi öneririz, çok ama çok başarılı. Adada yetişen anasonlar kullanılarak yapılan bu yerel uzo tüm yemeklerimizde bize eşlik etti, mutlaka deneyin.

NerEde kalInIr?

Adanın özellikle doğu tarafında tüm sahil boyunca pek çok otel ve pansiyon bulmanız mümk?ün. Koca koca otellerden ziyade biraz daha butik oteller yaygın, ister sahil kenarında isterseniz de biraz daha içerlerde, kasabalarda mandalina bahçeleri içinde oteller bulabiliyorsunuz. Biraz didiklemek lazım:)

www.booking.com

Biz, ilk tatilimizde bence adanın en güzel kasabası olan Kambos’ta kalmayı tercih ettik, iyi ki de etmişiz! Adanın en şirin bölgelerinden biri, şehir merkezinin 6km güneyinde yer alıyor. Bölge, narenciye bahçeleri ve de Thimiani bölgesinden gelen taşlarla yapılan binaları ile meşhur. Kasabada neredeyse tüm binalar bu sıcak sarı taşlardan yapılmış, yüksek duvarlarla çevrili kocaman bahçelere sahip. Büyük malikaneler, güzel kiliseler ve çiçeklerle bezeli sokaklarla dolu bir bölge.

Bizim kaldığımız otel de yine narenciye bahçeleri içinde bir yerleşimdi, Voulamandis House. Adalı bir aile tarafından işletiliyor, biz çok ama çok memnun kaldık, yine gitsek yine orda kalırız:)

(fotoğraf için teşekkürler booking.com)

Bu seneki tatilimizde ise yine Kambos bölgesine yakın, Katarraktis kasabasının hemen yanı başında bir ev kiraladık. Sakız Adası’nda AirBnb üzerinden pek çok güzel ev bulmanız mümkün, eğer grup olarak gidiyorsanız mutlaka ev seçeceklerini de değerlendirin.

NasIl gİdİlİr?

Çeşme’den feribotla 45dk, hızlı feribotla 20dk bir sürede adaya geçmeniz mümkün. Genellikle sabah & akşam olmak üzere birer sefer oluyor ama tarihe göre değişiklik olabilir, Önden bakmakta fayda var.

https://www.turyolonline.com

http://www.erturk.com.tr/tr

Adayı araba / motorsiklet kiralamadan gezmek pek mümkün değil. Oldukça büyük bir ada, taksi veya toplu taşıma konusu ise çok kısıtlı. Üstelik adanın gerçekten tadını çıkarmak için, nerde kalıyor olursanız olun, farklı taraflarına mutlaka gitmek lazım o nedenle arabanız olması çok kritik. Araba kiralamayı önden de yapabileceğiniz gibi adaya vardığımızda, hemen feribot iskelesinin karşısındaki rent a car şirketlerinden de kiralama yapabiliyorsunuz.

Biz Sakız’ı çok ama çok sevdik! Seneye de ordayız, bekleriz:)

 

DÜNYANIN EN BÜYÜK BİRA FESTİVALİ: OKTOBERFEST

Dünyada “Ekim ayı” deyince ilk akla gelen etkinliklerden biri hiç şüphesiz ki OktoberFest!  Almanya’da, Münih kentinde gerçekleşen bu etkinlik her sene dünyanın her yerinden yaklaşık 6 milyon ziyaretçiyi ağırlıyor ve herkese bol bol bira ve eğlence imkanı sunuyor.

Bu seneki Oktoberfest, ya da yerel Bavyera Almancasındaki adıyla “Wiesn”, bu sene 21 Eylül – 6 Ekim tarihlerinde gerçekleşecek. Planları yapmak için az kaldı, acele edin:)

19.yy’dan bugüne bİr gelenek: OktoberFest

Oktoberfest, geçmişi çok eskilere dayanan bir gelenek, bu sene 186.sını yapılacak! Gelenek 19.yy’ın başında, aslında bir düğün ile başlıyor:)

Bavyera’nın o dönemki veliaht prensi Ludwig’in, Saxon-Hildburghasen Prensesi Therese ile olan evliliğinin kutlama törenleri, yani düğünü, tarihin de ilk Oktoberfest’ini oluşturuyor. 5 gün boyunca tüm Münih haklı bu kutlamalara katılıyor, sonraki yıllarda da yıl dönümleri, her sene gitgide büyüyen etkinliklerle kutlanmaya devam ediyor.

Zaman içerisinde, sadece lokal halkın katıldığı bir etkinlik olmaktan çıkan Wiesn, bira üreticilerinin büyük şirketler haline gelmesiyle de beraber başını alıp gidiyor, şimdiki uluslararası haline, “Dünyanın En Büyük Bira Festivali” konumuna geliyor.

Kocaman çadırlar, sabahtan akşama kadar eğlence!

Oktoberfest her sene, bu festival için özel organize edilmiş, Theresienwiese isimli devasa bir alanda kuruluyor. Bu alanda irili ufaklı 30’a yakın “Bira Çadırı” mevcut, her birinde de sınırsızca bira, yerel lezzetler, bol bol müzik ve eğlence mevcut!

Festival alanına ve çadırlara giriş aslında serbest ve ücretsiz, sadece içerde yediğiniz / içtiğinizi ödüyorsunuz. Ancak çok kalabalık olacağını göz önünde bulundurarak önden rezervasyon yaptırmanızda fayda var, aksi takdirde kapıda epey uzun süreler beklemeniz çok olası.

(fotoğraf için teşekkürler www.oktoberfest.de)

2019 Oktoberfest’indeki çadırları incelemek, rezervasyon yaptırmak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz. Bu linkte tüm çadırların detaylarını, hangisinde ne var, nasıl bir program olacak, ne zaman hangi grup çalacak vs tüm ayrıntıları öğrenebilirsiniz.

Biz gittiğimizde, Augustiner Festhalle’de ve Paulaner Festzelt’te çok keyifli vakit geçirmiştik. (Dediğim gibi zaten girişler ücretsiz olduğundan, yer bulabildiğiniz sürece birden fazla çadıra gidip birer bira içip dans etmeniz mümkün.) Her çadırda sürekli canlı müzik, masalarda pistlerde dans eden, hatta sizi de çekip aniden danslarına dahil eden aşırı keyifli insanlar var. Hangisine giderseniz gidin, eğlenceden eksik kalmazsınız:)

(fotoğraf için teşekkürler www.oktoberfest.de)

Festival alanında çadırların dışında da açık alanda atıştırmalık yiyecek satan kiosklar, bir lunapark tadında pek çok farklı oyun alanının bulunduğu kocaman bir alan vs, kısacası dev bir festival alanından bekleyeceğiniz her şey mevcut.

(fotoğraf için teşekkürler www.oktoberfest.de)

Dev bardaklarda bİralar:

Oktoberfest, sadece Münih şehrinde gerçekleşen bir festival olarak, “yerel üretimi” de sonuna kadar destekliyor.

Festivale sadece ve sadece bu bölgede yer alan bira markaları katılabiliyor – Augustiner, Hacker-Pschorr, Hofbräu, Löwenbräu, Paulaner ve Spaten.  Bunların dışındaki hiç bir birayı, Oktoberfest alanında bulamıyorsunuz.

(fotoğraf için teşekkürler edreams.com)

Tüm bu 6 bira üreticisi de her sene Oktoberfest’e özel “Wiesn” biralarını üretiyorlar. Gitmeden bu biracıları yakından tanıyayım derseniz sizi buraya alalım.

Oktoberfest’te bira içmenin en acayip yanı, litrelik bardaklar! Koskocaman bardaklarla bira servisi yapılıyor, ve servisi yapanlar (çoğunluğu kadın) tek seferde 10 tane bardak taşıyabiliyorlar! Nasıl başarıyorlar biz de anlamadık, 2. bardaktan sonra bile insanın eli kolu ağrımaya başlıyor:)

(fotoğraf için teşekkürler www.spiegel.de)

Aç karna bu kadar bİra İçemem dİyenlere: BavYERA Mutfağı!

Tabi ki, sabahtan akşama kadar bira içilen bir yerde bol bol da yemek mevcut:) Çadırların hepsinde, geleneksel Bavyera Mutfağı’nın lezzetlerini, Oktoberfest spesyallerini bulmanız mümkün.

Bizi neler bekliyor derseniz, yemeden dönemeyeceğiniz lezzetlerden biraz bahsedelim:

Pretzel (Brez’n):

Her yerde karşınıza çıkacak, söylediğiniz neredeyse her yemeğin yanında gelecekler:) Bu bol tuzlu yumuşak “kocaman” hamur simitler, ne yalan diyelim, tek başına bile buz gibi bir biranın yanında nefis gidiyorlar. Ve başka hiçbir yerde yiyemeyeceğiniz kadar lezzetli ve taze pretzel’ler, tabi ki Oktoberfest’te!

(fotoğraf için teşekkürler www.oktoberfest.de)

Kızarmış Tavuk (Hendl):

Dışı çıtır, içi yumuşacık, mükemmel pişmiş tavuklar Oktoberfest’in ana yemeklerinden biri. Sadece tek but ya da yarım tavuk, farklı porsiyonlarda söyleyebiliyorsunuz. Bazı çadırlarda aynı şekilde pişirilmiş ördekler de mevcut.

(Fotoğraf için teşekkürler mybucketlistevents.com)

wurst:

Tabi ki bira yanında sosis olmadan olmaz:) Oktoberfest’te de pek çok çeşit, aşırı lezzetli sosis bulma şansınız var. Weisswurts denilen beyaz sosis, Bratwurst, Currywurst, Bockwurst, Leberwurst, Nürnbergerwurst… Hepsinden birer defa deneyin deriz:)

(fotoğraf için teşekkürler www.bayerische-spezialitaeten.net)

(fotoğraf için teşekkürler www.muenchen.de)

Wiener Schnitzel:

Bildiğimiz dışı çıtır kızarmış Schnitzel de burda menülerin başında yer alıyor, yalnız dikkat, burdakilerin porsiyonları çok büyük. 2 kişi paylaşmayı deneyebilirsiniz. Bizden farklı olarak genellikle yanında böğürtlen bazlı soslarla servis ediyorlar, çok da yakışıyor.

Eğer severseniz, domuz etinden de çok ama çok lezzetli yiyecekler mevcut. “Suckling Pig ( Spanferkel) veya “Pork Knuckle” yine kocaman porsiyonlarla, paylaşımlık gelen çok ama çok lezzetli etler.

(fotoğraf için teşekkürler www.confusedjulia.com)

Kırmızı etin aklınıza gelecek nerdeyse her çeşidini de, yahniden ızgaraya, hatta burgere kadar bulmanız mümkün. Yine de rica edeceğiz, bu kadar yerel lezzer varken ne olursunuz Oktoberfest’te burger yemeyin:)

Tabi bu protein ağırlıklı ana yemeklerin yanında bol bol püresinden salatasına kadar patatesler, “sauerkraut” adı verilen ekşi beyaz lahana salatası, Obatzda adı verilen kremamsı peynir & ekmek sepetleri ve de “macaroni & cheese”in Alman versiyonu olan “Spätzle” yiyeceksiniz, hazır olun.

(fotoğraf için teşekkürler bestmarket.com)

Evet, Oktoberfest bir bira festivali ama yemekler o kadar güzel ki, biranın önüne geçebilirler, bizden söylemesi.

Dress-code’u olan bİr festİval!

Tabi ki canınız ne isterse giyip gidebilirsiniz:)

Yine de Oktoberfest’in geleneklerinden biri, tüm ziyaretçilerin geleneksel kıyafetlerle gelmesi. Bu da ortama aslında çok daha büyük bir keyif katıyor. Hatta yerel halk bunu o kadar sahipleniyor ki, Oktoberfest döneminde insanlar sadece festivale değil işlerine bu kıyaftlerle gidiyor, günlük hayatlarına da bu geleneksel elbiselerle devam ediyorlar. Mesela, sabah erkenden sokaktaysanız, dükkanlarını 19.yy kıyafetleri ile açan adamlar, renkli elbiseleri ile toplu taşımalardan inen kadınlar görebiliyorsunuz.

Kadınlar “Dirndl” ismi verilen geleneksel elbiselerden giyiyor. Yarım kollu, genellikle derin göğüs dekolteli bir bluz üzerine giyilen, belden oturan diz altı bir elbise, ve onun üzerine giyilen bir önlükten oluşan bu geleneksel kostümü şehirdeki pek çok dükkandan satın almanız mümkün. Makul fiyatlı, daha harcı-alemleri de var, ünlü markaların gece kıyafetlerinden daha pahalı olan versiyonları da var, tercih size kalmış:)

Geleneksel olarak Dirndl’in altına da sadece babet giyiliyor, spor ayakkabı ya da çizme / bot çok tercih edilmiyor.

Erkekler ise “Lederhosen” ismi verilen (deri pantolon anlamına geliyor bu kelime) diz boyunda deri şortlar, üzerine beyaz gömlek ve askı giyerek dolaşıyorlar.

Hava serinse de üzerine yün hırkalar giyiliyor. Tabi ki olmazsa olmaz, uzun çoraplar da işin havası.

İtiraf edelim, erkekler biraz komik gözüküyor, kadınlar ise doğru bir Dirndl seçimiyle bayaa havalı durabiliyorlar:)

(fotoğraf için teşekkürler www.oktoberfest.de)

Eğer aklınızı çeldİysek;

Oktoberfest’e çok az zaman kaldı, bu nedenle gitmeyi planlıyorsanız bir an önce uçak biletlerinizi alın, otellerinizi ayırtın.

Genellikle ikinci hafta sonu, “İtalyan hafta sonu” dedikleri çok aşırı kalabalık oluyor, ona denk getirmeden gitmeyi deneyebilirsiniz.

Aşırı faydalı bir çalışma olarak hangi gün / hangi saatler ne kadar kalabalık diye bir çizelge bile yapmış Almanlar, gitmeden inceleyin deriz.

(fotoğraf için teşekkürler www.oktoberfest.de)

Tabi ki Almanya’da yapılan bir festival olmasından dolayı her şey müthiş organize! Festivalin resmi sitesinden, buraya tıklayarak, ihtiyacınız olabilecek her şeyi öğrenebiliyorsunuz.  Her çadırın detayı, ne zaman nerde ne var, yiyecek içecek fiyatları, hatta alana hangi çantaları alabiliyorsunuza kadar aklına gelecek her sorunun cevabı bu sitede mevcut.

Hatta bununla da kalmamış, Oktoberfest resmi App’ini de yapmışlar. Bunu indirmeden sakın gitmeyin:) Apple Store linki için buraya, Google Play linki için buraya alalım sizi.

Oktoberfest, herkesin hayatında bir defa da olsa mutlaka gitmesi, deneyimlemesi, elleri ağrıyana kadar dev biralar içip tavuk yiyerek masalarda dans etmesi gereken bir festival!

Bu sene ya da ilerde, mutlaka ama mutlaka gidin!

 

HİNT MUTFAĞI SEVENLERE: DUBB INDIAN BOSPHORUS

Farklı dünya mutfaklarına ait yüzlerce restoran bulunan canım ülkemizde, ne yazık ki Hint mutfağı deyince, seçenekler epey az.

Hilton Harbiye’nin içinde yer alan Dubb Indian Bosphorus ise, İstanbul’da gerçekten hakkını vererek Hint yemekleri yapan bir restoran olarak bizi pek mutlu etti!

BOĞAZ MANZARASINDA HİNT LEZZETLERİ:

Dubb Indian Bosphorus, kış aylarında otelin Boğaz manzaralı 9.katında, yazın ise keyifli, yeşillikler içerisinde ve tabi ki yine Boğaz manzaralı bahçesindeki yazlık yerinde hizmet veriyor.

(fotoğraf için teşekkürler bosphorus.dubbindian.com)

Mekanın yemeklerinin başarısı ile ilgili ufak bir ipucu: Biz yemeğe Hintli bir misafirimizle gittik ve kendisi de yemekleri çok beğendi! Bu nedenle, en azından Hindistan dışında yenebilecek iyi alternatiflerden biri demek ki diye düşünüyoruz:)

(fotoğraf için teşekkürler bosphorus.dubbindian.com)

Restoran, geleneksel Hint mutfağına ait aklınıza gelebilecek her türlü lezzeti sunuyor. Ve tabi ki yemeklerin pek çoğu, olması gerektiği gibi oldukça baharatlı! Eğer çok acı yiyemiyorsanız ya da çeşitli alerjileriniz varsa sipariş sırasında garsonlardan tavsiye ve destek almanızı öneririz:)

NE YİYELİM:

Hint mutfağı, dini yaklaşımların ve kültürel geleneklerin de etkisiyle, vejeteryan seçenekleri çokça bulunan bir mutfak. “Ben vejeteryan değilim, et yemeden doymam” diyorsanız korkmayın, menüde bolca tavuk ve et çeşitleri de mevcut.  Vejeteryan yemekler ise insanı şaşırtacak kadar lezzetli ve doyurucu, çok da ön yargılı yaklaşmamak lazım.

(fotoğraf için teşekkürler thefork.com)

Hint restoranına geldiysek, nefis ekmeklerden yani Naan’lardan yememek olmaz. Ne sipariş edecekseniz edin, yanına mutlaka bu geleneksel, bizdeki lavaşı anımsatan ekmeklerden söyleyin. Sade yiyebileceğiniz gibi sarımsaklı ya da tereyağlı seçenekleri de alabiliyorsunuz. Özellikle bol soslu ve sulu yemeklerin yanında nefis gidiyor.

(fotoğraf için teşekkürler lokantalarim.net)

Menü çok kapsamlı. Çorba ve salata çeşitleri, ara sıcaklar ve sonrasında da oldukça geniş bir yemek listesine sahip.

Et ve tavuk ağırlıklı tandoori çeşitleri, vejetaryan veya vejeteryan olmayan curry çeşitleri ve tabi ki safranlıdan kuzu etliye çeşit çeşit pilavlar.

Bizim bu geniş menüden en sevdiklerimiz aşağıdakiler oldu:

  • Mushroom Tikki: Nohut unu ile yoğrulmuş mantar köftesi
  • Curd & Cheese Tikki: Yoğurt, nane ve Hint baharatlarıyla harmanlanmış peynir köftesi.
  • Dal Makhani: Tereyağ, krema ve makhani ismi verilen bir sosla pişirilmiş siyah mercimek.
  • Samosa: Patates, bezelye, üzüm ve kaju dolgulu geleneksel Hint böreği.
  • Dal Tarka: Körü soslu ve çok acı kırmızı biberli kırmızı mercimek

(fotoğraf için teşekkürler bosphorus.dubbindian.com)

Beraber yemeğe gittiğimiz Hintli misafirimiz vejeteryandı, biz de saygımızdan ötürü hiç et yemedik, ama itiraf edelim aklımız bazı yemeklerde kaldı:) Bir dahaki sefere deneyelim dediklerimiz:

  • Butter Chicken: Makhani soslu tandırda krema, bal ve tereyağı ile pişirilmiş tavuk köri.
  • Rogn Josh Kashmiri: Taze zencefil, soğan sosu, yoğurt ve sarımsak ile tatlandırılmış kuzulu köri.
  • Lamb Biryani: Hint baharatları ile tatlandırılmış kuzu etli basmati pilavı.

Menüde tatlı seçenekleri de mevcut ancak ne yalan söyleyelim, aklımızı çok da çelen bir seçenek olmadı. Yine de denemek isterseniz Hint usulü Safranlı sütlü pirinç muhallebisi, yeşil kakule ve incir ile tatlandırılmış irmik tatlısı veya kuru üzüm, kaju ve sütle hazırlanmış havuç tatlısı gibi lezzetler deneyebilirsiniz.

(fotoğraf için teşekkürler lokantalarim.net)

Dubb Indian Bosphorus, çok ekonomik bir restoran sayılmaz ama çok aşırı pahalı da değil. Vejetaryan yemekler genellikle 30 TL – 50 TL arasında, etli / tavuklu seçenekler de 50 TL – 70 TL civarlarında. (Tabi bunlar yaz dönemi fiyatlarıydı, zam olmuş olabilir, bakmak lazım)

Porsiyonlar oldukça doyurucu, zaten bol soslu ve yoğun içerikli yemekler olduğundan çok da fazla yiyemiyorsunuz. 2 kişiden fazlaysanız sipariş vereceğiniz her şeyi ortaya söyleyip tatmakta fayda var, böylece azar azar pek çok lezzeti deneyebilirsiniz.

Restoranda alkol servisi de mevcut, hem kokteyller hem de şarap ve bira alternatiflerini menüde bulabiliyorsunuz.

Değişik lezzetler yemek, farklı bir mutfağa ait tatlar keşfetmek istediğiniz bir gün, bizde Dubb Indian Bosphorus’u gidip bir deneyin. İstanbul’da başka gerçekten güzel ve otantik bir Hint restoranı biliyorsanız da, lütfen bize haber verin :)!

 

 

 

 

 

 

 

FJORDLARIN KALBİNDEKİ ŞEHİR: FLAM, NORVEÇ

Muhteşem Norveç turumuzun 2.durağı, tüm gezinin belki de en çok hayran kaldığımız yeri oldu!

Flam, fjordların tam kalbinde yer alan mini minnacık bir köy. Köyün nüfusu 2014’te 350 kişiymiş, şimdi de çok kalabalıklaştığını söyleyemeyiz:) Ancak bulunduğu muhteşem konumdan dolayı her gün yüzlerce turistin ziyaret ettiği bir köy. Hatta pek çok Norveç Fjordları Cruise gemilerinin duraklarından biri haline de gelmiş durumda. Yılda nerdeyse 450 bin kişinin ziyaret ettiği bir yer burası!

(fotoğraf için teşekkürler visitnorway.com)

Turist akını bölge insanlarını ve de bazı yazar, gazeteci kişileri isyana yöneltmiş durumda, özellikle cruise gemilerinin bölgenin doğasına büyük zarar verdiği yönünde şikayetler her sene artıyor.

Flam, Sognefjorden isimli büyük fjordun bir kolu olan Aurlandfjorden’ın en içerdeki noktasını oluşturuyor. Bu köye dair ilk tarihi bilgiler ise 14.yy’ın ortalarına dayanıyor.

Oslo’dan Flam’a yolculuk

Oslo’dan Flam’a yaklaşık 320 km’lik bir yol mevcut. Ükedeki çok ciddi hız sınırları, ve de arada bol bol tünel geçiyor olmanızdan dolayı da bu yol nerdeyse 5 saat sürüyor. İşin en güzel yanı ise, 5 saat boyunca Norveç’in muhteşem doğası içinde dağlardan, ovalardan, minik köyler ve göller arasından giden bir yolda gidiyorsunuz, bu nedenle de yolun uzunluğu hiç ama hiç üzmüyor.

Tünel demişken, Norveç’in alametifarikalarından biri de tüneller. Tüm ülkenin dağlar ve fjordlarla çevrili olduğunu düşünürsek, tünel inşaatı ciddi bir ihtiyaç konumunda. Norveç’te şu anda 1000’in üzerinde tünel olduğundan bahsediliyor, kısacası tüm ülkeyi tünellerle donatmış durumdalar!

Oslo-Flam yolundaysa, hazır olun, Dünyanın En Uzun Tüneli olan Laerdal Tüneli’nden geçme şansınız oluyor. 2000 yılında açılmış olan tünel, tam tamına 24,5 km uzunluğunda! (Biz tünele farkında olmadan girdik, epey bir süre yol gittikten sonra tünelin sonuna gelmediğimizi farkedince bir anda duruma ayıldık:)

(fotoğraflar için teşekkürler wikipedia.com ve qlcompany.nl)

Her 6km’de bir, tünelin içerisindeki yol geniiliyor, sağda birer arabalık durma yerleri olan bir alana geliyorsunuz. Bu kısımların  ışıklandırması da tamamen farklı, tünelin genelindeki ışıklandırmadan farklı olarak masmavi ışıklarla aydınlatılmış geniş bir mağaradan geçerek tünele devam ediyorsunuz.

Güneş hissi vermesi amaçlanan sarı köşelerle beraber bu mavi ışıklandırmanın amacı, hem uzun süren yol sırasnda sürücülerin dikkatinin dağılmasını önlemek hem de nerdeyse 20dk süren bu tünel yolcuğunda klostrofobik bir moda geçen kişilere minik de olsa bir mola yeri vermekmiş.

Tünelden çıktığınızda ise tam bir cennetle karşılaşıyorsunuz. Yemyeşil bir doğa sizi yeniden karşılıyor, zaten çok kısa bir süre içinde de Flam’ın merkezine ulaşmış oluyorsunuz.

Eğer dilerseniz bu yolu trenle de gidebiliyorsunuz, trene bağlı olarak yaklaşık 6 saat bir yolculuk oluyor. Yine oldukça güzel yollardan geçiyorsunuz ancak tabi ki trenler çok pahalı. Eğer 2 kişiden fazlaysanız ve araba kullanmayı çok seven biriyle seyahat etme şansına sahipseniz kesinlikle araba ile gidin:) Trenleri incelemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Naeroyfjord’un kalbİ FlAm

Köyde yapılacaklar son derece belli:) Fjordları ve doğayı gezeceksiniz!

Biz, Pazar günü erken saatlerde Oslo’dan yola çıkmıştık, 5 saatin sonunda Flam’a ulaşıp öncelikle otelimize yerleştik. Otel konusu önemli, çünkü çok ufak bir yer olması nedeniyle çok da fazla seçeneğiniz yok. Dolayısıyla buraya gelmeden önce mutlaka ve mutlaka otelinizi ayırtın, son dakika yer bulma ihtimaliniz neredeyse sıfır.

Biz, açıkçası köyün en güzel otellerinden biri olan Fl??msbrygga’da kaldık. Otel, hemen köyün içinde ve suyun kenarında, dolayısıyla uyandığınızda minik balkonunuzdan nefis bir manzara görebiliyorsunuz. Otelin aynı zamanda köyün en güzel yemeklerini yiyebileceğiniz bir restoranı ve de kendi biralarını yapan bir pub’ı mevcut, bunlardan birine de mutlaka gidin.

Tarİhİ trenle doĞanın İÇİne yolculuk

Köydeki en sık yapılan aktivitelerden biri, tarihi bir tren hattı olan Flamsbana ile 1 saatlik bir yolculukla Myrdal durağına na gidip gelmek. Bu tren hattı dünyanın en güzel tren yollarından biri olarak adlandırılıyor. Deniz seviyesinden bindiğiniz tren sizi 867m yüksekliğe kadar çıkartıyor, bu arada da muhteşem dağlar ve onlarca şelale görebiliyorsunuz.

(fotoğraf için teşekkürler nordicvisitor.com)

Yolun bir noktasında tren duruyor, ve aşağı inerek muhteşem bir şelalenin yanına , Kjosfossen Şelalesi’ne gidebiliyorsunuz. Fotoğraf çekmek için şahane bir fırsat! Yalnız işin biraz komik tarafı, sanırım biraz fazla turistik olması ile sevmediğmiz kısmı, birden tepelerden kırmızılar içinde bir kadın çıkıyor. Yerel bir müzik başlıyor, ve kadın dansetmeye başlıyor:) Yaklaşık 5dk bir danstan sonra da aniden kayboluyor. İşin hikayesi de şu, mitolojiye göre bu kadın Huldra. Dağlarda belirerek gezenleri büyülüyor ve ormanın içine doğru çekiyor, bu dansla da bu mitolojik hikayeye bir minik gönderme yapıyorlar. Tabi bayaa saçma olmuş, epey gülüyorsunuz o ayrı:)

(fotoğraf için teşekkürler nordicvisitor.com)

Biz gidiş geliş bir tur yaptık, yani 1 saatlik yolculuğun sonunda Myrdal’da 15dk bir mola verdik, sonra yeniden 1 saatlik bir tren keyfi ile Flam’a geri döndük. Dilerseniz dönüş yolunu bisiklet kiralayarak da yapabilirsiniz ama tabi oldukça iddialı bir yol olabilir. (Myrdal durağından Bergen ve Oslo’ya giden trenler de kalkıyor, pek çok kişi bu Flam -Myrdal hattını bu trenlere bir bağlantı olarak da kullanıyor)

Flam’a geri döndüğümüzde, minik bir alışveriş turunun ardından (hemen tren istasyonunun yakınında çok güzel bir kaç dükkan var, hediyelik eşya veya Norveç ürüneri almak isterseniz çok başarılılar) akşam yemeğine geçtik. Yemeği, bahsettiğimiz gibi otelin restoranında, Flamstova‘da yedik, ama dilerseniz köyde farklı birkaç yer daha mevcut.

YeŞİl, yeŞİl ve daha Çok yeŞİl:

Cumartesi sabahı ise, otelde güzel bir kahvaltının ardından asıl gelme nedenimiz olan Fjord Gemi Turu maceramıza başladık. (Bir minik not, eğer kahvaltı etmediyseniz hemen tren istasyonunun dibindeki Flam Bakery çok başarılıymış, aklınızda olsun)

Hemen köyün içerisindeki rıhtımdan kalkan tur bizi 3 saat boyunca Naeroyfjord içerisinde gezdirdi. Bu bölge, Unesco World Heritage listesinde yer alan bir yer. Bazı yerlerde 1800m yüksekliklere çıkan fjordlara ve çok dar geçişlere sahip, muhteşem bir bölge.

Önemli bir not, hava köyde nasıl olursa olsun bu turda üşüyorsunuz! Dolayısıyla kat kat giyinmeyi, atkı / şapka almayı ve sıkı bir mont-rüzgarlık giymeyi, hangi mevsimde giderseniz gidin sakın unutmayın! Neyse ki turu yaptığımız geminin her yeri camlarla kaplı, dolayısyla rüzgara dayanamayıp içerde otursanız bile manzaranın tadını çıkarabiliyorsunuz. Dilerseniz de geminin dışına çıkıp açık havada takılabiliyorsunuz.

(fotoğraflar için teşekkürler visitflam.com)

3 saat boyunca ağzımız açık manzarayı izledik! Yüksek fjordlar, aralardaki muhteşem şelaleler, minik yerleşim alanları ile burası tam bir cennet! Hiç alışık olmadığımız bir doğa, bizi bizden aldı!

Turun son durağı, Gudvangen isimli bir köy. Satın aldığımız tur, gidiş dönüş içeriyordu dolayısıyla 3 saatlik bir gemi turunun ardından Gudvangen’de 20dk bir mola verdik ve ardından tur şirketinin otobüsleri ile 15dk bir yolculukla Flam’a geri döndük. Gemi turunun detaylarını incelemek, fiyatlarına bakmak isteyenleri buraya alalım.

 

Flam’da toplamda 1 gün geçirmiş olduk ama buraya tek kelimeyle bayıldık! Eğer Norveç’e gidecekseniz ve amacınız doğayı, fjordları görmekse kesinlikle uğranması gereken duraklardan biri burası!

Yazı dizimizin son kısmı, gezimizin son durağı olan Bergen şehri olacak. Flam’dan Bergen’e doğru yola çıkıyoruz, yeni yazı çok yakında!

Gezimizin diğer durakları ile ilgili yazıları da okumadıysanız, Oslo yazımız için buraya, tüm gezinin özeti için de buraya tıklayın.

İZMİR’DEN LEZZET KEŞİFLERİ

Keyifli gezilerimizin hepsi de yurt dışına olacak değil ya!

Geçen aylarda harika bir İzmir hafta sonu yaptık. Bu minik gezimiz sırasında da güzel İzmir’in pek lezzetli ve keyifli yeme içme mekanlarını keşfettik. (Tabii İzmirli arkadaşlar için çok yeni keşifler olmayabilir, artık bir İstanbullu olarak bizi mazur görün:)

Bready’s Snack & Bites

2016 yılının sonunda İzmir Alsancak’ta açılan Bready’s Snacks & Bites, kurumsal hayattan sıkılıp kendini mutfağa atan 2 gencin eseri. Ofis hayatlarını bir kenara bırakıp, MSA’da eğitimler aldıktan sonra da bu tatlı mekanı açmışlar.

Mekan, isminden de anladığınız üzere fast food konseptinde, hızlı yenecek lezzetler sunuyor. Yalnız fast food diyince, her yerde bulabileceğiniz standard yiyeceklerden bahsetmiyoruz.

Tüm burgerlerinde, %100 doğal ekşi maya hamurundan yapılan özel bir brioche ekmeği kullanıyorlar, yiyip yiyebileceğiniz en pufuduk ve lezzetli ekmek olabilir! Yumuşacık, çok hafif, hiç ekmek yemiyormuşum hissi veren ama çok da lezzetli bir ekmek, nasıl oluyor biz de anlamadık.

Köfteler ev yapımı, yanlarında gelen baharatlı patateslerse çok ama çok başarılı!

Mekanın en dikkat çeken, ve bizim en bayıldığımız seçeneği ise Black Burger isimi verdikleri muhteşem burger! İsminden de anlaşıldığı üzere, siyah ekmek ile yapılan bir burger. Ekmeğe rengini ise mürekkep balılığı mürekkebi veriyor. Giderseniz mutlaka deneyin!

Bready’s menüsünde burgerlere ek olarak kahvaltı seçenekleri, yumurta ve omlet çeşitleri ve de füme kaburga & cheddarlı tost veya avokadolu açık sandviç gibi farklı lezzetler de mevcut. Menüyü incelemek isterseniz sizi buraya alalım.

Alsancak’ta bir sokak içerisinde, minik bir iç mekan ve daha da minik bir balkona sahip, şirin ve sakin bir lezzet köşesi. Yolunuz düşerse, tok bile olsanız, mutlaka gidip deneyin! (Biz Reyhan’da tıka basa tatlı yedikten sonra gittik, yine de birer burger yedik, siz düşünün artık:)

(fotoğrafların hepsi için teşekkürler??instagram.com/breadybites/)

Arpege Pattiserie

Alsancak’taki bir diğer lezzet köşesi ise, Arpege isimli patisserie. 2013’te açılan bu tatlı mekanın kurucusu ve şefi Metin Saruhanlı pastacılık eğitimini Paris’te, Ecole Suprieure de Cuisine Française, ESCF Ferrandi ve Ecole Bellouet Conseil’de tamamlayıp, Türkiye’ye döndükten sonra Arpege’i açmış.

Daha içeri girer girmez burasının bir Fransız pastanesi olduğunu anlıyorsunuz. Çeşit çeşit makaronlar, milföy ve ekler çeşitleri ve görüntüleri de en az lezzetleri kadar güzel onlarca çeşit mini pasta. Aynı zamanda kendi dondurmalarını da yapıyorlar.

Bizim en sevdiğimiz, bademli joconde kek, çilek, vanilyalı krema ve badem ezmesi ile yapılan Fraiser oldu! Çok lezzetli, ve kendinden beklenmeyecek kadar hafif bir tat, insan tek başına kolaylıkla yiyiyor.

Tatlıların dışında Arpege’de muhteşem kruvasanlar, parmesanlı ya da zeytin ezmeli milföy gibi hamur işleri, tartlar, kek ve kurabiyeler bulmanız da mümkün.

Arpege’de bunların dışında çok keyifli bir kahvaltı yapma şansınız da var!?? Kendi yaptıkları nefis bir brioche ile hazırlanan, yumurta, hollandaise sos ve füme etli Breakfast Burger son derece doyurucu pofuduk omletler, çırpılmış yumurta veya granola gibi pek çok seçenekle keyifli bir kahvaltı yapabilirsiniz. Hava güzelse, mekanın hemen önündeki minik bahçede oturun deriz:)

(tüm fotoğraflar için teşekkürlerinstagram.com/arpegepatisserie)

İzmir’den mekan önerilerimiz bu kadar değil tabi ki!! Yazılarımız devam edecek, takipte kalın!

 

 

NORDİK CENNET NORVEÇ: OSLO’DA 48 SAAT

Muhteşem Norveç gezimizin detaylarını okumaya hazır mıyız!

Yazı dizimizin ilk kısmında şahane Norveç tatilimizin planını kısaca anlatmıştık okumayanları buraya alalım:)

Şimdi sıra, şehir şehir detaylarda.

Buna da hem ilk durağımız hem de ülkenin başkenti olan Oslo ile başlayacağız.

48 Saatte Oslo:

Oslo, ülkenin güneyinde yer alan, hem başkent hem de en büyük şehir.

Büyük derken, 2017 rakamlarına göre şehrin nüfusu, civarındaki tüm köy ve kasabalar dahil 1,5 milyon:) Şehir 1040’larda kurulmuş, o günden beri de ülkenin gelişen en önemli şehri olmaya devam ediyor.

 

Oslo’da 2 GÜNÜMÜZ VAR, nerelerİ gezelİm gÖrelİm?

Vigeland Park:

  • Açık hava bir heykel müzesi. Hatta, dünyanın, tek bir sanatçıya ait eserleri barındıran en büyük heykel müzesi olarak da tanımlanıyor. Parkta, heykel sanatçısı Gustav Vigeland’ın 1907-1942 yılları arasında yaptığı 200’den fazla heykel bulunuyor.

(fotoğraflar için teşekkürler visitoslo.com ve theculturetrip.com)

Karl Johans Gate CADDESİ:

Şehrin en büyük ve merkezi caddesi. Uzun bir cadde, üzerinde pek çok restoran, cafe, mağaza bulabiliyorsunuz. Boydan boya yürümekte fayda var, zaten bu cadde üzerinde ya da yakınında pek çok görülmesi gereken tarihi binayı da görebiliyorsunuz.

(fotoğraf için teşekkürler norway.nordicvisitor.com)

Akershus Kalesİ:

Hemen deniz kıyısında bulunan bu büyük kale, 1300 yılında dönemin kralı Hakon V tarafından yapılmış. Zaman içerisinde eklemeler ve renovasyonlarla günümüzdeki halini alan kale günümüzde yemyeşil bir park içerisinde hala ihtişamını koruyor. Resmi törenler dışınnda çeşitli festivaller ve konserler de burda yapılıyormuş. İlgileniyorsanız kalenin içini rehberli turlarla da gezebiliyorsunuz.

(fotoğraf için teşekkürler visitoslo.com)

Oslo Opera BİnasI:

Denizin hemen kıyısında bulunan ve değişik mimarisi ile dikkat çeken bina 2008 yılında yapılmış. Binadaki gösterilere bilet alarak katılabiliyorsunuz, ya da dilerseniz sadece gezip görmeye, ve de özellikle etrafındaki teras alanlarından Oslo manzarası izlemeye gidebilirsiniz.

Aker Brygge BÖlgesi:

Şehrin güney batısında yer alan rıhtım bölgesi. Buradan, Oslo yakınındaki fjordlara giden teknelere binebiliyorsunuz. Bölge, pek çok şehrin rıhtımlarında olduğu gibi bir yeme içme eğlenme merkezine dönüşmüş durumda, denizin etrafına dizili onlarca restoran, cafe ve bar bulabiliyorsunuz. Meydanda sokak sanatçılarının gösterilerini izleyebiliyor, ya da özellikle yaz aylarında yapılan minik festivallere denk gelebiliyorsunuz. Şehrin oldukça canlı, cıvıl cıvıl bölgelerinden biri.

 

Akşam üstü içkisi ya da akşam yemeği için çok ama çok keyifli bir bölge, mutlaka gidin! (Yeme içme detaylarında bu bölgedeki bir kaç mekanı da anlatacağız, az sonra)

 

(fotoğraf için teşekkürler visitonorway.com)

Bölgede aynı zamanda dikkat çeken mimarisi ile Astrup Fearnley Modern Sanat Müzesi’ni ve Nobel Barış Merkezi’ni görebilirsiniz.

(fotoğraflar için teşekkürler visitoslo.com

Munch MÜzesi:

Muhtemelen hepimizin bildiği Çığlık tablosunun ressamı Norveçli sanatçı Edvard Munch’un eserlerini görebileceğiniz müze, 1963 yılında açılmış. Müzenin önümüzdeki yıllarda daha modern yeni bir binaya taşınmasından bahsediliyor, Oslo Opera binasının yakınlarında inşaa edilen yeni binanın açılışının 2020’de yapılması planlanıyor.

Viking Ship Museum:

Şehrin Bygdoy bölgesinde yer alıyor. (Müzeler ilginizi çekmese bile bu bölgeyi gezip görmek için mutlaka gidin! Oslo’nun en şık, en kocaman malikanelerinin olduğu harika bir bölge, mutlaka görmek lazım!) Viking Gemi Müzesi‘nde 3 tane orijinal Viking gemisini görebiliyor, Viking tarihi ile ilgili bilgiler edinebiliyorsunuz. Çok büyük bir müze değil, yaklaşık 30dk-1 saat zaman ayırmanız yeterli ama gidip görmekte fayda var.

(fotoğraf için teşekkürler triphobo.com)

Fram Museum:

Yine Bygdoy bölgesinde, Viking Gemi Müzesi’ne çok yakın bir başka müze de Fram Museum. Norveç’in en iyi müzesi diye tanımlanan müzede, dünyada en kuzeye ve en güneye giden, yani kutuplara ulaşan ilk ahşap gemi olan Fram’ı görebiliyor ve de kutup keşifleri ile bilgi alabiliyorsunuz.

(fotoğraf için teşekkürler frammuseum.no)

Kon Tiki MÜzesİ:

Bygdoy bölgesinde yer alan diğer bir müze. (evet bu bölge müzeler ve malikanelerden oluşuyor:) Müzede, Norveçli etnograf ve kaşif Thor Heyerdahl’ın 1947’de Polinezya adalarına yaptığı yolculuğa ve keşiflerine dair bilgiler alabiliyor, bu yolculuğun yapıldığı salı görebiliyorsunuz.

(fotoğraf için teşekkürler visitoslo.com)

Bu seyahati anlatan belgesel 1951 yılında çekilmiş ve En İyi Belgesel dalında Oskar ödülü kazanmış. Yine bu yolculuğun hikayesini temel alarak çekilmiş olan 2012 yılı yapımı Kon-Tiki adlı film de En İyi Yabancı Film dalında Oskar adayı olmuş, ilginizi çekerse izlemeye değer.

(fotoğraflar için teşekkürler imdb.com)

en sevdİğİmİz kIsIm: yeme İÇme:)!

Norveç, eğer deniz mahsülü seviyorsanız dünyanın en güzel yerlerinden biri! Meşhur Norveç somonlarının her çeşidini, en taze ve en lezzetli halleriyle burda bulabiliyorsunuz. Zaten bizce başka da bir şey yemeyin, her şey aşırı pahalı, bari verdiğiniz paraya değsin, başka yerlerde yiyemeyeceğiniz balıkları, deniz mahsüllerini bol bol yiyin:)

BalIk yemeden olmaz dİyenlere: Fiskeriet

Şehir genelinde birden fazla şubesi olan bu restoran, bütün tatil boyunca en çok beğendiğimiz yerlerin başında geliyor. Bizim gittiğimiz, şehir merkezinde, tiyatro binasının yakınında olandı. Mekan çok büyük değil, girdiğinizde sağ tarafta çiğ satılan balık tezgahını görüyorsunuz (burdan evde yemek için çiğ ürünler de satın alınıyor) sol tarafta ise yemek servisinin yapıldığı alan var.

Menüde bol bol balık var! Menü sezonluk hazırlanıyor, taze ürünlerle yapıldığından da zaman zaman değişebiliyor ya da bazı şeyler olmayabiliyor, bu nedenle önden sormakta fayda var. Biz başlangıç olarak bir çılgınlık yapıp “Balina Sashimi” denedik. Değişik, ama çok lezzetli de değil, yani yemeseniz de olur:)

Ana yemek olarak da Fish & Chips ve Somon Burger aldık. Burgerler efsaneydi! Bugüne kadar yediğimiz en nefis somun burgerler oldukları kesin, keşke fırsat olsa da yine gitsek. Fish & Chips’ler de mekanın en meşhur yemeğiymiş, Haddock balığı kullanıyorlar, Çok hafif, yağsız hissi veren, dışı çıtır  içi yumuşacık balıklar. Fiskeriet’te yediğimiz her şeye bayıldık, şu anda yazıyı yazarken bile “keşke olsa da yesek” demeden duramıyoruz, o derece…

ÇeŞİt bol olsun, kİm ne İsterse yesİn dİyenlere: Mathallen Oslo

Avrupa’da nerdeyse bütün şehirlerde görmeye başladığımız üzeri kapalı, içerisinde farklı farklı yeme içme standları bulunan market alanlarının bir tane de Oslo’da mevcut. Mathallen Oslo’nun içerisinde Tapas Bar’dan’ cup cake’ciye, Portekiz yemekleri satan bir restorandan balıkçıya, yaklaşık 30 farklı yeme içme köşesi bulmanız olası. Kısacası giden herkesin seveceği birşey mutlaka var! Biz “Vulkanfisk” isimli balıkçıda somon sashimi, fish & chips ve karides yedik, öncesinde de Barramon isimli Tapas Bar’da birer atıştırmalık aldık. Mekanı da kocaman göbeklerle mutlu mutlu terk ettik.

(fotoğraflar için teşekkürler restaurantguiden.osloby.no ve thelocal.no)

AKER BRYGGE BÖLGESİNDEYSENİZ

Her gün de balık yiyemeyiz derseniz ve de Aker Brygge isimli rıhtım bölgesini geziyorsanız, Dognvill burger kesinlikle tavsiyemizdir! İlk restoranı 2012’de açmışlar, şimdi Oslo’da bir kaç restoranla devam ediyorlar. Kokteyl menüsü çok başarılı, menüdeki yiyecekler ise harika! Tamamen Norveç’te yetiştirilen etleri, somonları ve patatesleri kullanıyorlar. Tavuklar bile çok lezzetliydi!

(fotoğraflar için teşekkürler dognvillburger.no)

Bizim gitmediğimiz ama methini duyduğumuz Pipervika isimli balıkçı, fine dining peşindeyseniz Lofoten isimli çok şık deniz mahsülleri restoranı ve Louise isimli İskandinav restoranı da bu bölgede, onlara da şans verilebilir.

(fotoğraf için teşekkürler lofoten-fiskerestaurant.no ve restaurantlouise.no)

Gecelere akalIm dersenİz:

Oslo’da eminim ki çok iddialı gece kulüpleri vardır, araştırmak lazım:) Biz biraz daha kokteyl barları dolaşmayı tercih ettik.

Himkok:

Şehrin hemen merkezinde yer alan bu kokteyl barı bulmak çok kolay değil! Sokağa girdiğinizde dahi hangi binada olduğunu bulamıyorsunuz çünkü kapıda ne bir işaret ne de bir tabela yok! Bu durum sizi yanıltmasın, bu gizli kapaklı barThe World’s 50 Best Bars 2017 listesine 20.sırada yerleşmiş durumda!

 

(fotoğraf için teşekkürler worldsbestbar.com ve visitnorway.com)

2015 yılında açılan  Himkok, “Flavors of Norway” konsepti ile, bölgeye ait özel lezzetleri çok değişik kokteyller haline getirerek sunuyor.Tabi ki pek çok klasikleşmiş kokteyli de burda bulabiliyorsunuz. Hafta sonları oldukça kalabalık, yer bulmakta zorlanabilirsiniz ancak girişi sizi yanıltmasın, içerisi birden fazla kata yayılmış oldukça büyük bir mekan.

 

(fotoğraflar için teşekkürler visitnorway.com)

Torggata Botaniske:

Bugüne kadar gittiğiniz, muhtemelen, en değişik barlardan birisi Torggata Botaniske olacak. Burası, adından da anlaşıldığı üzere bir “botanik bar”! Barın tavanları ve duvarları sarmaşıklar ve bitkilerle kaplı. Hazırladıkları kokteyllerde de mekanın içerisinde yetiştirilen bitkileri kullanıyorlar. İçeri girdiğinizde gördüğünüz alanın dışında da arka tarafta yine masaların ve barın olduğu ancak pek çok bitkinin de yetiştirildiği ikinci bir alan da bulunuyor, yani aslında tüm mekan yemyeşil bir botanik bahçesi!

(fotoğraflar için teşekkürler visitoslo.com ve eatdrinkkl.com)

Mekanın içki menüsünü mevsime (o mevsimde yetişen bitkilere) göre sürekli yeniliyorlar, yani bir gittiğinizde içtiğiniz bir içkiyi birkaç ay sonra bulamama ihtimaliniz yüksek, ancak denediklerimizden anladığımız, ne içerseniz bayaa güzel çıkıyor, orası kesin:)!

(fotoğraflar için teşekkürler appettit.no ve eatdrinkkl.com)

Oslo, 2-3 gün zaman geçirmek için çok ama çok keyifli bir şehir. Hele ki yaz aylarında gittiyseniz çok geç batan güneşle beraber upuzun günlerin tadını çıkarabiliyorsunuz! Şehirde kısa bir hafta sonu tatili yapmak, ya da daha kapsamlı bir Norveç tatilinin başlangıcını burdan yapmak mümkün. Ama ne olursa olsun, mutlaka Fiskeriet’te yemek yiyin, tamam m??:)!

Yazı dizimizin bir sonraki kısmı, fjordların tam kalbinde yer alan ve bizleri deli gibi hayran bırakan Flam olacak, takipte kalın.

 

BİR KIŞ RÜYASI: NOEL PAZARLARI

Kış tatili denince akla hep kayak geliyor, ama meğer Avrupa şehirlerinde Noel dönemi kendi başına nefis bir tatil bahanesiymiş 🙂

Kıtanın pek çok yerinde, farklı farklı şehirler minik birer Noel kasabasına dönüşüyor! Her yerde ışıklarla, Noel süsleri ile bezeli sokaklar, festivaller, sıcak şaraplar ve de nefis yiyecekler, başka ne isteriz ki!

Hadi bu sene gidelim derseniz de, korkmayın, hala vakit var. Pek çok şehirde Noel pazarları 30 Aralık’a kadar devam ediyorlar!

Çok hızlı bir planla, haftaya glühwein keyfi yapabilirsiniz!

3 gün 3 gece Christmas Market Keyfİ:

Christmas Markets ya da Weihnachtsmarkt konseptinin en başarılı olduğu yerler, İngiltere, Almanya ve Fransa. Tabi diğer ülkelerde de mutlaka keyifli oluyordur, o ayrı 🙂

Biz de Noel pazarları turumuza Almanya’dan, Frankfurt şehrinden başladık. Perşembe-Pazar bir tatil ile 2 ülke / 5 farklı şehir gezdik! 

Rotamız: Frankfurt – Eguisheim – Colmar – Strasbourg – Heidelberg

Frankfurt / Almanya

Turumuzun ilk durağı Frankfurt oldu.

Bu şehirde çok az vakit geçirebildik, ancak bu kadarcık bir zaman bile ne güzel bir şehirmiş dememize yetti.

(fotoğraf için teşekkürler frankfurt-tourismus.de)

Frankfurt, bir Alman şehri olmasının yanı sıra çok uluslu, tam bir dünya kenti.

Şehirde pek çok uluslararası firmanın merkezi ve ofisleri mevcut, dolayısıyla da dünyanın her yerinden gelen insanlara ev sahipliği yapıyor. Bu da şehre çok tatlı bir doku katmış. Şehrin merkezi, Mainhattan diye minik bir şakayla adlandırdıkları kısım. Bu bölgede, bahsettiğimiz tüm firmaların, büyük bankaların ofislerini, genel müdürlüklerini görmeniz mümkün.

Tabi bu kadar farklı ülke ve kültürden gelen insanların bir arada yaşamasının bir başka avantajı da çok farklı mutfaklara ait onlarca restoran bulunması! Frankfurt’ta çok lezzetli Alman yemeklerinin yanı sıra aklınıza ne gelirse en iyisini bulma şansınız var.

Biz şehirdeki tek akşam yemeği hakkımızı Türkiye’de iyisini bulamamaktan muzdarip olduğumuz Thai mutfağından yana kullandık. Şehrin merkezinde yer alan Suvadee çok ama çok başarılı bir Thai restoranı! Restoranın adı melek anlamına geliyormuş. Oldukça geniş menüsünden aklınız gelen her türlü Thai yemeğini deneyebilirsiniz.Sonraki günlerimizde bol bol sosis yiyeceğiz nasılsa diye düşünüp Frankfurt’ta farklı bir seçim yaptık. İyi ki de yapmışız! Yemeklere bayıldık:)

(fotoğraflar için teşekkürler online-tischreserviergun.de)

Frankfurt şehir merkezi aynı zamanda, ziyaretçi sayısı ve de boyutu açısından Almanya’nın en büyük Noel pazarlarından birine sahip. Römerberg ve St. Paul meydanında yer alan (ve tabi aradaki sokaklara yayılan) Noel pazarı çok ama çok keyifli. Şehre yayılmış bu pazar içerisinde çeşit çeşit rengarenk hediyelik eşya ve Noel süsleri satan standlar, sıcak şarap veya farklı içecekler satan köşeler ve de bol bol, çeşit çeşit yiyecek standı arasında dolaşıyorsunuz!

(fotoğraflar için teşekkürler frankfurt-tourismus.de)

Yalnız, tam bir Alman disiplini, saat 21:00 olduğu anda tüm standlar anında, 5 dakika bile geciktirmeden kapanıyor! Pazarı gezmeye giderken bunu aklınızda bulundurmanızda fayda var, yoksa bizim gibi daha yarısına bile gelmeden her yeri kapanmış bulabilirsiniz.

Ne yİyelİm İÇelİm?

Bol bol glühwein ve benzeri sıcak alkollü içeceklerden içmenizi tavsiye ederiz. Sıcak şarabı Türkiye’de hiç içmediğimiz kadar güzel ve bol çeşitli yapıyorlar, zaten hava da soğuk, bayaa güzel geliyor. Buna ek olarak daha farklı, baharatlı ve sıcak alkollü içecekler de mevcut. Alkol istemem derseniz de sıcak ve ballı elma suyu, sıcak çikolata gibi pek çok seçenek de tabi ki mevcut.

Almanya’daki Noel pazarlarının en dikkat çeken yiyeceklerinden biri, çikolata kaplı meyveler ve de üzerlerine yazılar yazılmış kocaman kalp şeklinde zencefilli kurabiyeler.

(fotoğraflar için teşekkürler atasteofkoko.com ve lajollamom.com)

Tabi ki, Almanya’da olduğumuza göre sosis & pretzel standlarını da es geçmek olmaz! (Evet, Noel pazarları turumuzun büyük bir kısmı yeme içmeden ibaret:)

(fotoğraf için teşekkürler atasteofkoko.com)

Eguisheim / Fransa

Frankfurt’tan sonra ikinci durağımız, 2013 yılında Fransa’nın en güzel köyü (Village Prefere de Français) seçilen Eguisheim oldu.

Cuma sabahı Frankfurt’tan arabayla, çok da keyifli bir Autobahn yolculuğuyla, yaklaşık 3 saate Fransa’nın bu tatlı köyüne geldik.

Bu mini minnacık orta çağ köyü, Alsas bölgesinin tüm özelliklerini yansıtıyor. Tatlı mimarisi, ahşap detaylı renkli evleri, dar sokakları ve de tabi ki Noel süslemeleri ile oyuncak bir kasabayı anımsatıyor.

Köyün etrafı bağlarla çevrili, zaten bu bölge şarapları ile meşhur, “Alsas Şarap Yolu’nun”(Alsace Wine Route) başlangıcı kabul ediliyormuş.

Tabi bağları gezmek için başka bir mevsimde gitmekte fayda var, Noel dönemi bağları görmek yerine şarapları içmek için daha doğru bir zaman:)

Köy çok ufacık dolayısıyla 1 saat bir zaman ayırmanız yeterli. Köyü şöyle bir dolap dükkanlara girebilir, ortadaki Noel pazar alanında sıcak şarap içebilirsiniz.

Köyde yer alan pek çok pastane ve bisküvi dükkanında da çok lezzetli Noel kurabiyeleri ve de bu bölgeye özel bir kek olan “Pan D’Epice” (Alsatian Spice Bread) bulabilirsiniz. Ve tabi, eğer seviyorsanız, bu bölgeye ait şarapları deneyebilir, eve bir kaç şişe getirebilirsiniz.

(fotoğraflar için teşekkürler cuisineaz.com ve frenchmoments.eu)

Colmar / Fransa

Günün diğer yarısını ise, Eguisheim’in hemen 15 dakika uzağındaki Colmar şehrinde geçirdik. Hiç abartmıyoruz, tüm gezinin en güzel ve en keyifli saatlerini de burada yaşadık!

 

Colmar şehri, 9.yy’da kurulmuş bir şehir. 13.yy’da bağımsız imparatorluk şehri statüsünü alıyor. Sonrasında Fransa himayesine giriyor. İlerleyen zamanlarda ise Alsas bölgesi ve tabii Colmar, sürekli Fransa ile Almanya arasında gidip geliyor, sık sık el değiştiriyor. Son olarak 1945 yılında ise Fransız toprağı haline geliyor. Tüm bu el değiştirmelerden dolayı da bölge aslında ne tam Alman ne de tam Fransız! Her iki kültüre ve dile rastlayabiliyorsunuz, biraz melez bir bölge haline gelmiş durumda.

La Magie de Noel

Şehir, 23 Kasım’dan Aralık sonuna kadar baştan aşağı bir rüya şehre dönüşüyor.

Her yer, her sokak baştan aşağı ışık ve süslerle bezeniyor. Zaten bu döneme de “La Magie de Noel a Colmar” (“Colmar’da Noel Sihri) ismi veriliyor.

Şehrin merkezinde toplam 6 farklı Noel pazarı kurulmuş durumda. Bunlardan 1 tanesi, Koifhus’taki kapalı bir mekan içerisinde kurulan Pazar. Kalan 5 tanesi ise şehrin farklı meydanlarına kuruluyorlar. Petite Venice’deki ise “Children Christmas Market” diye geçiyor, Çocuklar için eğlenceli oyunlar, minik lunapark hissiyatlı oyuncaklar mevcut. Bu pazarların hepsini yürüyerek gezebiliyorsunuz, birinden birine ışıklar ve süslerle dolu sokaklardan yürüyerek geçebiliyorsunuz.

Colmar, yine bir Alsas şarap kenti olmasından kaynaklı, pek çok lezzetli şaraba ve de tabi ki restorana ev sahipliği yapıyor. Daha cici bici bir yemek deneyimi isterseniz, şehirde yer alan restoranları deneyebilirsiniz. Yine de bizim önerimiz, hazır bu kadar kocaman bir Pazar yeri kurulmuşken, minik minik lezzetler tadarak dolaşmanız. Bir standda krepler, diğerinde sıcak şarap, ayrı bir standda peynir ve şarküteriler yiyerek gezmek kesinlikle çok keyifli!

Şehir bu dönemde epey kalabalık, bu nedenle eğer burada kalacaksanız otelinizi mutlaka önden ayırtın. Eğer Colmar’da kalmayacaksanız da, tüm şehri ve marketleri gezmek için bir 4-5 saat ayırmanızı tavsiye ederiz, gezecek görecek çok şey var:) Noel marketleri öğlene doğru açılıyor, akşamları da 20:00-21:00 gibi kapanıyor, günün planını buna göre yapmakta fayda var.

Bu arada şehrin içerisinde pek çok muhteşem Noel süsleri satan ufak ufak dükkanlar var, eğer ağaç süslerine, kar kürelerine, müzik kutularına vs bayılanlardansanız, burda minik bir servet harcamaya hazır olun!

Strasbourg / Fransa:

Fransa’daki son durağımız ise, Colmar’a arabayla yaklaşık 1 saat mesafede olan Strasbourg (Strazburg) şehri oldu.

Roma İmparatorluğu döneminde kurulan şehir, Alsas bölgesindeki diğer şehirler gibi, yakın tarihte sürekli Alman & Fransız yönetimleri arasında gidip gelmiş, ve de tıpkı Colmar gibi 20.yy’ın ikinci yarısı itibariyle resmi olarak Fransız toprağı olmuş. Ve yine Colmar gibi burası da yoğun Alman etkileri gösteren bir şehir, Fransız & Alman karışık bir dil ve kültür buraya da hakim.

(fotoğraflar için teşekkürler strasbourg.eu)

Strasbourg, aynı zamanda Avrupa Birliği’nin ikinci başkenti olarak anılıyor. Şehir, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlementosu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi binalara ev sahipliği yapıyor.

Tarihi şehir merkezi, 1988 y??l??nda Unesco D??nya Miras?? listesine al??nm????, zaten gezdi??inizde de neden oldu??unu anl??yorsunuz. ??ok ama ??ok g??zel bir eski ??ehir!

Noel BaŞkentİ

Bu şehre “Noel’in Başkenti” diyorlar, zaten şehrin (en azından tarihi şehir merkezinin) tamamı da bu ismin hakkını verecek kadar Noel moduna girmiş durumda!

Şehrin en büyük meydanlarından biri olan Place Kleber’de dev bir yılbaşı ağacı mevcut!

Bu meydan ve de şehrin 4 farklı meydanlarına ise, 300’den fazla standın yer aldığı dev bir Noel pazarı yayılmış durumda. İşin güzel yanı, tüm bu pazarları da teker teker, yürüyerek dolaşabiliyorsunuz. Nerde ne var, incelemek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.??

(fotoğraf için teşekkürler croisieuroperivercruises.com)

Katedralin yer aldığı meydan, Place de la Cathedrale ise pazarın en kalabalık ve de en yoğun olduğu noktalardan biri. Tüm standlar katedral etrafında odaklanmış durumda, arada duyulan çan sesleri ise ortama çok güzel bir tatlılık katıyor.

Bu arada unutmadan, Strasbourg’daki Notre Dame Katedrali şehrin en önemli ve eski mimari yapılarından biri, 2015 yılında “1000.Yıldönümü’nü” kutlamış.

(fotoğraf için teşekkürler culturetrip.com. Fotoğraf sahibi, Jonathan Martz/ Wiki Commons)

Şehrin gezilmesi gereken bir diğer bölgesi de, Petite France denilen, eski şehir merkezinin güney doğusunda yer alan kısım. Ren nehrinden uzanan kolların kanal halini aldığı bölgenin etrafında 16. Ve 17. yy ait rengarenk binalar, dar sokaklar ve de minik minik köprüler görebiliyorsunuz. Ve tabi ki, bu bölgenin de kendine ait Noel Pazar standları mevcut:)

Ne Yİyelİm İÇelİm?

Strasbourg, yeme içme açısından da gezinin en mutlu noktalarından biri oldu! Nehrin hemen kıyısında yer alan Les Trois Chavelier isimli restoranda, geleneksel Alsas lezzetlerini tatma fırsatımız oldu. Biz buraya ve yemeklerine bayıldık! Turistik olmayan, tamamen yerli halkın geldiği ufak ama çok şık bir mekan.

Restoranın spesiyali Cordon Bleu. Gerçekten de bu yemekle meşhur oldukları kadar var! Yalnız dev bir porsiyon geliyor, paylaşmanızda fayda var:)

Başlangıçlarda ise kaz ciğeri, dana iliği, tereyağı ve sarımsak sosuyla pişirilen salyangozlar gibi geleneksel lezzetleri bulabiliyorsunuz. Ayrıca oldukça geniş bir şarap ve rom listesine de sahipler.

(fotoğraflar için teşekkürler zelift.com)

Gidemediğimiz ancak aklımızda kalan bir diğer restoran ise, yine nehir kıyısında yer alan Au Pount Corbeu. Burası da geleneksel Alsas lezzetleri sunan ve de tıklım tıklım dolu bir rezervasyon listesine sahip bir restoran.

(fotoğraflar için teşekkürler thefork.com ve 2foodtrippers.com)

Strasbourg, hiç bilmiyorduk, tam bir gastronomi şehriymiş meğer! Şehirde 6 tane Michelin yıldızlı restoran mevcut, bazılarının 2 hatta 3 yıldızı bile var! Eğer fine dining peşindeyseniz, kesinlikle bu restoranları inceleyin deriz.

Noel pazarları dönemi şehir çok ama çok kalabalık oluyor, hele ki hafta sonuna denk gelecekseniz tüm restoranlarda önden rezervasyon yaptırmanız şart, yoksa kapıda kalıyorsunuz. Aynı şekilde otelinizi de mutlaka önden ayırtın, gittiğinizde tatsız bir sürprizle karşılaşmayın.

Heidelberg / Almanya:

Gezimizin son durağı ise Almanya’nın üniversitesi ile meşhur şehri Heidelberg oldu.

Baden-Wütemberg eyaleti içerisinde, Neckar nehrinin kenarına kurulmuş olan şehrin temelleri Roma İmparatorluğu’na dayanıyor. Şehir, 1386 yılında kurulan ve Almanya’nın en eski üniversitesi olan Heidelberg Ruprecht Karls Üniversitesi’ne ev sahipliği yapıyor. Zaten tam bir öğrenci şehri.

Heidelberg, Almanya için biraz beklenmedik, ama çok da meşhur bir konsept olan “Romantik Almanya Rotası” ( Wege der Romantisch) için başlangıç noktalarından biri. Söz konusu rota, bu bölgeden başlıyor ve 400km’lik bir yol üzerinde ilerleyerek güneyde, Alpler’de sona ediyor. Heidelberg de hem bu rotanın başlangıcı, hem de en romantik Alman şehri olarak literatürde yerini alıyor. Oldukça eski ve de güzel bir şehir.

Şehrin yeni kısımları, turistler için pek cazip değil, ancak eski şehir çok keyifli. Bu nedenle de tavsiyemiz, ya eski şehirin içinde, ya da çok yakınında bir yerde kalın. Boşuna yeni şehrin içine girmeyin.

Nehre paralel olarak kurulan eski şehir, Hauptstrasse denilen uzun bir ana caddenin etrafında yerleşmiş durumda. Bu cadde üzerinde de pek çok restoran, bar, mağaza bulmanız mümkün.

Noel pazarları da, bu cadde üzerinde yer alan minik meydanlara yayılmış durumda. Caddeyi baştan sonra yürüdüğünüzde ara ara beliren minik Noel pazarlarını geze geze şehri dolaşabiliyorsunuz.

(fotoğraflar için teşekkürler heidelberg-marketing.de)

Şehirde bunun dışında gezebileceğiniz, 14.yy’dan kalma çok büyük bir kale mevcut. Kaleye dilerseniz yürüyerek dilerseniz füniküler ile çıkabiliyorsunuz. Hatta güzel bir havaya denk gelirseniz, fünikülerin son durağına, Königstuhl’a kadar çıkıp harika bir park içerisinde yürüyüş yapabilir ve enfes bir Heidelberg manzarasının tadını çıkarabilirsiniz. Füniküler ile ilgili bilgiler burada mevcut.

(Fotoğraf için teşekkürler heidelberg-marketing.de. Fotoğraf sahibi Jan Becke.)

NE YİYELİM İÇELİM?

Fransa’daki Noel pazarlarından farklı olarak, buradaki standlarda bol bol sosis çeşitleri bulmak mümkün :)! Özellikle Bratwurst, ve de köri & ketçap ile servis edilen Currywurst denemenizi şiddetle öneririz!

Ufacık bir şehir olan Heidelberg, Noel pazarları dönemi çok kalabalık oluyor! Bu nedenle de tüm barlar, biracılar ve restoranlar fazlasıyla dolu, rezervasyon olmadan yer bulmak mümkün değil! Dolayısıyla “oturarak yemezsem olmaz” diyorsanız önden yer ayırtın, ya da Noel pazarında ayakta takılarak standlarda sosis & bira keyfi yapın. Her ikisi de çok keyifli:)

Eğer restoran olsun diyenlerdenseniz, adından anlayacağınız üzere schnitzel’leri ile meşhur Schnitzelbank ve de kendi biralarını yapan, bölgenin tüm lokal lezzetlerini sunan, dev porsiyonlarda sosisler yiyebileceğiniz Vetter’ i tavsiye ediyoruz. Yine bira & sosis modundaysanız, Zum Franziskaner de güzel bir seçenek olabilir ! (Ayrıca bu çok güzel bir bira, mutlaka deneyin)

Şehrin en sevdiğimiz yeri ise, Kathe Wohlfahrt isimli Noel dükkanı oldu! Hauptstrasse üzerinde yer alan bu dükkan dışardan bakıldığında ufak bir yer gibi gözüküyor, içeri girdiğinizde ise labirent gibi hollerle birbirine bağlanan, 2 katlı kocaman bir süs cenneti görüyorsunuz.

 

(fotoğraf için teşekkürler kaethe-wohlfahrt.com)

Yıl başı ağacı süsleri, kar küreleri, peçeteler, kapı süsleri! Aklınıza ne gelirse, burda yüzlercesi mevcut!  Kendinizi kaybetmeye, sepetler dolusu süs almaya hazır olur! Hiç olmadı, en azından gezmek için mutlaka uğrayın.

(fotoğraflar için teşekkürler glamshops.ro)

Biz bu kısacık, bol pırıltılı tatilden çok ama çok mutlu döndük!

3-4 gün bir zamanınız varsa, bir kış tatili yapmayı düşünüyorsanız,  yıl bitmeden bu destinasyonu çok ama .ok tavsiye ederiz.

Tüm bu turu bizim gibi Frankfurt’ta başlayıp bitirerek yapabilir, ya da git- gel yapmayalım derseniz de Frankfurt’tan başlayıp Heidelberg’e geçebilir, ordan sonra Fransa’ya devam ederek Egusheim, Colmar ve Strazbourg’u gezip dönüş uçağınızı Basel’den de alabilirsiniz, bu da bir fikir:)

MADRİD’DE YEME İÇME KEYFİ

Madrid’de nereler gezilir görülür, bir önceki yazımızda anlatmıştık. Okumadıysanız burayı tıklayın, bir göz atın.

Şimdi de sıra en sevdiğimiz kısımda; nerde yiyelim içelim, nerde partileyelim:)!

Çatlayana kadar yemek!

Madrid’de doya doya yemek için en doğru adres kesinlikle Mercado de San Miguel!

Burası aslında Avrupa’daki pek çok şehirde denk gelebileceğiniz gibi bir pazar alanı tadında. Üzeri kapalı koskocaman bir alan, içerisinde de minik minik standlar ve cornerlar mevcut.

(fotoğraf için teşekkürler:spainattractions.es)

Orijinal bina 1916’da yapılmış, 2003’te yatırımcılar tarafından satın alınıp yenilenerek mevcut haliyle 2009’da yeniden açılmış. O gün bugündür de hem halkın hem turistlerin akınına uğruyor.

Mercado San Miguel içerisinde aklınıza gelebilecek her türlü yiyecek ve içecek bulmanız mümkün! Bir köşede deniz mahsülleri, başka bir köşede jamon iberico ve şarküteri çeşitleri, başka bir köşede taze meyveler…

“Pintxos” diye adlandırılan, minik ekmek dilimleri üzerinde lokmalık hazırlanan küçük lezzetler, tapas’lar, croquetas’lar, paella’lar..Aklınıza ne gelirse, marketin içinde farklı bir köşede mutlaka bulabiliyorsunuz.

Aynı şekilde alkol çeşitleri de bol bol var, içerde güzel bir şarap barı, nefis sangrialar ve caiprinhalar yapan standlar, alkolsüz içecek sevenlere taze meyve suları, kahve standları…

(fotoğraflar için teşekkürler mercadosanmiguel.es)

Burada yapılacak en güzel şey, markete girin, gözünüze kestirdiğiniz her yerden birer ikişer minik şeyler yiyin, bir sonraki standa devam edin…Kendinizi hemen ilk gördüğünüz yerde çok da doyurmayın, insan sonraki standları görünce üzülüyor sonra 🙂

Çİkolata sevenlere!

Churros ismi verilen kızarmış hamur tatlısı, şehrin en meşhur tatlılarından biri. Çoğunlukla bu hamurları çok yoğun sıcak çikolataya batırarak yiyiyorlar, tam bir şeker koması yani:)

(fotoğraf için teşekkürler helpmadrid.com)

Churros con chocolate ismi verilen bu lezzeti bulabileceğiniz en meşhur yer de Chocolateria San Gines. Puerto del Sol’da yer alan bu mekan 1894’ten beri açık! Kahvaltı için, gün arasında enerji kazanmak için ya da gece geç saatte yiyebiliyorsunuz, tatlı sevenlerdenseniz mutlaka deneyin!

(fotoğraf için teşekkürler chocolateriasangines.com/)

DÜnyanIn en eskİ restoranInda yemek yemek İsteyen?

Sobrino de Botin, Guiness World Records’a göre dünyanın en eski restoranıymış! 1725 yılında açılan restoran hala eski odun fırınlarını kullanıyor.

(fotoğraf için teşekkürler: travelever.com)

Oldukça eski tarzda dekore edilmiş bir mekan, yani çok modern bir yer beklemeyin.

Menüde de pek çok klasik İspanyol lezzetini bulmanız mümkün. Madrid’de yediğimiz en harika Jamon Iberico burdaydı, yemeden sakın dönmeyin! Ana yemeklerde de fırında pişirilmiş kuzu ve domuz etleri mekanın en meşhur lezzetleri.

(fotoğraf için teşekkürler: chubberblub.blogspot.com.tr)

Bu kadar eski bir yer olunca tabii önemli isimlere de ev sahipliği yapmış olması da normal. Hemingway’in müdavimi olduğu bir restoranmış burası! Ressam Francisco de Goya da bir süre garson ve bulaşıkçı olarak burda çalışmış.

Cİcİ bİcİ tapas keyfİ:

Madrid’in en güzel otellerinden Hotel ME Madrid Reina Victoria‘nın hemen yanı başşnda yer alan Ana La Santa, modern ve elegan bir ortamda nefis tapaslar sunuyor. Mekanda daha rahat oturabileceğiniz bir lounge / lobby alanı, keyifli bir bar, ve yemek masalarının olduğu dining kısmı mevcut. Çok sade ve keyifli dekore edilmiş bir mekan.

Menüde tapas çeşitlerini, alışık olduğunuzdan biraz farklı yorumlamalarla bulabiliyorsunuz. Lezzetli yemekler yiyip güzel şaraplar içelim, bunu da şık bir ortamda (ama çok da abartmadan) yapalım derseniz, Ana La Santa’yı mutlaka deneyin.

(fotoğraflar için teşekkürler 60by80.c0m ve madridalacarta.com)

Gecelere akalIm dİyenlere:

Madrid’de gece hayatı sevenler için pek çok seçenek mevcut, içki içip sohbet edebileceğiniz barlar ve sabahlara kadar çoşan kulüpler dolu! Biz iki tane mekanı gezdik, daha fazlasının keşfini size bırakıyoruz:)

The Roof:

Hotel ME Madrid Reina Victoria’nın çatı katında yer alan The Roof şehrin en gözde mekanlarından biri. Nefis bir manzaraya sahip olan bu barda akşam saatlerinde içkinizi yudumlayabilirsiniz. Mekan daha geç saatlerde ise tam bir gece kulübüne dönüşüyor,  müzik çok başarılı, içkiler ise nefis.

(fotoğraf için teşekkürler traveltain.com)

Sabaha kadar dans : Arts Club

Şehrin Salamanca bölgesinde yer alan Arts Club, akşam saatlerinde restoran & bar olarak hizmet veriyormuş. Biz gece 01:00’den sonra gittiğimizde ise çılgın bir kulüp halindeydi! Çok büyük bir alan değil, ancak muhteşem hip hop ve dans müzikleri çalan DJ’leri var! İçkiler de oldukça başarılı. Genellikle sabaha karşı 03:00 gibi kapatıyor ama o ana kadar içerdeki herkes dans ediyor! Eğer hala aynı DJ varsa, ki umarım vardır, sadece müzik için bile mutlaka gidin!

(fotoğraf için teşekkürler: megustamibarrio.es)

Biz Madrid’i pek sevdik, yediğimiz içtiğimiz herşeye bayıldık! Yeni yerler keşfeden olursa bize de haber verin, belli olmaz, yine gideriz belki:)

 

 

AMSTERDAM’DA HAFTA SONU KEYFİ

Hafta sonu tatil planlarımızın yeni gözdesi Amsterdam! Bir önceki gidişimde nefret ederek döndüğüm şehri ben bu sefer çok ama çok sevdim! Demek ki, gezilecek görülecek yerleri iyi seçmek gerekiyormuş:)

Amsterdam diyince herkesin aklına gelenler malum! Ama bu yazıda sadece yeme içme yerleri bulacaksınız, önden söyleyelim!

KahvaltI keyfİ:

Pancake sevenler buraya:

“Dutch Pancakes” ülkenin en meşhur lezzetlerinden biri. Amerikan pancake’lerinden farklı olarak çok daha inceler, bir nevi krep kıvamındalar, ama aynı şekilde ağırlıklı olarak kahvaltıda yeniyorlar.

Bu lezzetli krepleri şehrin pek çok yerinde bulmanız olası, ancak bizim en bayıldıklarımız “De Vier Pilaren‘dakiler oldu! Bu şeker restoranda tatlı & tuzlu pek çok farklı çeşitte Dutch Pancakes bulmanız mümkün.

Mantar & peynirli olan acayip lezzetli! Canınız daha tatlı birşeyler çekiyorsa da tarçın ve sıcak elmalı ya da nutella -çilek- muz üçlüsü tercihiniz olabilir. Mekanın kahveleri de çok başarılı, onu da unutmayın!

KeŞke her sabah burda olsak:

Bakhuys Amsterdam bize “keşke evden her çıktığımızda buraya gelebilsek” dedirten tatlı mı tatlı bir bakery. Zaten hafta sonu önündeki uzun ama hızlı ilerleyen sıradan da anlayacağınız gibi, bu konuda yalnız değiliz 🙂

(fotoğraf için teşekkürler myreports.nl)

Burası aslında bir fırın, pek çok çeşitli lezzette ekmekler, peynirli & jambonlu nefis sandviçler ve tazecik pişmiş kruasanlar, bulmanız mümkün. Bunun yanı sıra omlet çeşitleri, avokadolu poşe yumurtalar gibi daha farklı kahvaltı çeşitleri de mevcut. Siparişlerinizi kasaya gidip veriyorsunuz, sonra servisi masalara yapıyorlar. Kahve konusunda da oldukça iddialı bir mekan. Keyifli bir sabah geçirip güne başlamak istiyorsanız kesin denenmesi gereken yerlerden biri!

Kahve demİŞken…

Şehrin hipster mahallelerinden De Pijp’te, hemen Sarphatiparkın yanı başında minik bir kahve mekanı, Scandinavian Embassy.

İsmine uygun, son derece minimal bir dekorasyona sahip. Üstelik, girdikten sonra farkettik, aşırı bayıldığımız İsveçli ödüllü Drop Coffee markasının kahvelerini kullanıyorlar! Kahvenizin yanına bir cinnamon roll da almanınızı tavsiye ederiz, biz bu tavsiyeye uyduk, çok mutlu olduk:)

AkŞam oldu, nerde yesek?

Tapas Keyfİ:

İtiraf edelim, Amsterdam’da bu kadar lezzetli tapas yapan bir yer olmasına biraz da olsa şaşırdık! Tia Rosa, nerdeyse İspanya’daymışsınız gibi aşırı lezzetli tapas çeşitleri sunan bir restoran. Nerdeyse menüdeki hemen herşeyi yedik! Jamon iberico, grilled rib eye steak , içerisinde nefis bir krem peynir karışımı olan grilled paprika en sevdiklerimiz! Şaraplar biraz eh işte, ama yemekler harika!

(fotoğraf için teşekkürler tiarosa.nl)

BİR İÇKİ molasInI hakkettİk dİyenlere:

Kanal kenarInda keyİf zamanI:

Amsterdam’da kanalların kenarlarında onlarca farklı mekana denk gelmeniz olası, pek çoğu da gerçekten çok keyifli. Bol çeşitli biralar, farklı içkiler ve de yiyecekler sunuyorlar. Hangisine girerseniz girin pek bir hayal kırıklığı yaşamazsınız. Bizim son gezide pek sevdiğimiz bir tanesi Cafe de Jaren oldu.

(fotoğraf için teşekkürler cafedejaren.nl)

Yüksek tavanlı çok geniş bir iç mekana sahip. Üstelik kanal kenarında oldukça büyük bir oturma kısmı da mevcut. Kanalın tam dönüş yaptığı bir köşede, dolayısıyla önü çok ferah. Eğer güzel bir havaya denk gelirseniz, nefis de akşamüstü güneşi alıyor, aklınızda olsun.

HavalI mekan sevenlere:

Dam Square yakınlarındaki W Hotel, her şehirde olduğu gibi Amsterdam’da da şehrin en havalı mekanlarına ev sahipliği yapıyor. Otelin roofunda W Lounge isimli keyifli bir bar ve Mr.Porter isimli bir restoran mevcut. Roofta oturduğunuzda hemen karşınızdaki camlardan hem bir kilise kulesini hem de arkasındaki dönmedolap ve ışıklı eğlence parkını görebiliyorsunuz.

(fotoğraf için teşekkürler darlingescapes.com)

Ortam nefis, gelen insanlar son derece kaliteli ve içkiler çok ama çok lezzetli! Keyifli bir içki & sohbet planı için mutlaka gidin. Kesinlikle Amsterdam’daki en keyifli saatlerimizden oldu burası!

Yemek sonrasI gecelere akalIm dİyenlere:

Amsterdam gece hayatı, kulüpleri barları son derece zengin bir şehir. Her tarzda her tatta mekan bulmanız olası. Biz bu kadar çeşidin arasında, hemen Leidesplein’da yer alan Lux isimli bir barı çok beğendik. Son derece keyifli bir ortamda, güzel müzik ve güzel içkilerle tatlı bir sohbet akşamı geçirebiliyorsunuz. İçkiler gayet başarılı, gelen insanlar düzgün, yer merkezi. Daha ne olsun.

Eğer bir long weekend planınız varsa, ve kara kışın ortasında değilse (Amsterdam çoook soğuk olabiliyor) mutlaka Amsterdam’a bir gidin. Tüm şehri yürüye yürüye dolaşın, bisiklete binin, kanallarda gezin ve bol bol yiyip için!

 

SUAD??YE’DE MARGAR??TA KEYF??: RANCHERO

Ranchero Suadiye???yi yeni yerinde ??ok sevdik! Avrupa yakas?? insan?? olarak muhtemelen epey gecikmi?? bir ke??if bizimki, ama olsun, a???????? kapamak i??in bol bol gideriz art??k.

??ehr??n ger??ek Meks??kal??s??:

Ranchero???nun kelime anlam?? ???Meksika Yerlisi???. Ad??n??n hakk??n?? veren mekan da 2005 y??l??nda, ger??ek bir Meksikal?? aile taraf??ndan a????lm????.

Halen de mutfak dan????manl??????n??, ailenin Meksika???daki restoran i??letmecisi ve ayn?? zamanda akrabalar?? olan Teresa Gonzalez ve Alejandro Calderon Ramirez yap??yor.

??lk restoran yine Suadiye???deymi??, 2016 y??l??nda da Ni??anta???? ??ubesi a????lm????. (Hala var m?? emin de??ilim ama:) Yak??n zamanda da Suadiye???deki yeni ve daha b??y??k yerlerine ta????nd??lar.

Margaritas??z asla!

Meksika restoran??na geldiysek, margarita i??meden olmaz! Ranchero, margarita se??eneklerini de epey geni?? tutmu??. Klasik margaritan??n yan?? s??ra Blue Margarita, tabasco eklenerek yap??lan Chili Margarita , Strawberry Margarita ve daha pek ??ok farkl?? lezzet men??de mevcut.

Hatta abart??p Bloody Margarita (bloody mary ile margarita kar??????m?? gibi d??????nebilirsiniz) veya fesle??en & salatal??k i??eren Margarita Verde gibi daha deneysel ??e??itler de var. Margaritalar?? ister tek tek kadehte isterseniz s??rahide s??yleyebiliyorsunuz.

Tabi ben margarita sevmem ki derseniz men??de pek ??ok farkl?? kokteyl se??enekleri de var.

Ne y??yel??m?

Ranchero???da koskocaman bir men?? var! Se??mek epey zaman al??yor ama yedi??imiz her??eyden ??ok memnun kald??k dolay??s??yla ??ok da s??k??nt?? ya??amaman??z laz??m.

Ba??lang????lardan Sincronizada de Maiz (??spanakl?? olan) ve Jalapeno Poppers favorilerimiz oldu.

Ana yemeklerde tabi ki her zaman??n klasi??i Hard Taco! Sert tacolar??n??z?? ister etli ister tavuklu ya da k??ymal?? sipari?? verebiliyorsunuz.

Mexican Rice Burrito ??ok lezzetli ancak ??ok a??san??z sizi kesmeyebilir, olduk??a ortalama boyutta bir buritto geliyor. E??er ben ??ok a????m doymam derseniz kocaman burgerler veya et tabaklar?? sizin i??in daha do??ru bir se??im olabilir.

Ranchero???da bunlar??n d??????nda enchilladas, quesadillas gibi klasik Meksika yemeklerinin hepsini, pek ??ok farkl?? lezzette haz??rlanm???? burgerlere ve pek ??ok et & tavuk yeme??ini denemeniz m??mk??n. Men??n??n tamam??n?? g??rmek isterseniz buraya t??klayabilirsiniz.

(foto??raf i??in te??ekk??rler ranchero.com.tr ve Cenk Erdo??an photography)

E??er hafta sonu gidecekseniz rezervasyon yapt??rmakta fayda var zira ??ok kalabal??k olabiliyor. E??er grupsan??z (6 ki??i bile olsa) i?? k??s??mda size masa ay??r??yorlar, d????ar??da oturman??z m??mk??n olmayabiliyor.

Ha bir de do??um g??n?? kutlamas?? yap??yorsan??z do??um g??n?? ??ocu??una (ka?? ya????nda olursa olsun) kocaman Meksika ??apkalar??, Sombrero???lardan getirmeyi ihmal etmiyorlar. (sonra geri al??yorlar ama hediye de??il:)

3-5 ki??i oturup sohbet muhabbet etmek, lezzetli bir yemek yiyip g??zel margaritalar i??mek isterseniz, hele ki Anadolu yakas??ndaysan??z mutlaka gidilmesi denenmesi gereken yer! Biz sevdik, daha ??ok gideriz.